Bağnaz biriyle karşılaştığımda, onun fanatiği olduğu şey her neyse ondan soğuyorum. İsterse benim de inandığım, kabul ettiğim, sevdiğim, desteklediğim bir konu olsun körü körüne bağlandığı; inadına bir mesafe oluşuyor o inançla, o fikirle, o görüşle, o yaklaşımla ya da kişiyle, grupla aramda.
Birisi, kusursuzluğundan ve hatalı bir yanı olduğundan zerre şüphe duymadan savundu mu, saydıklarıma benzer bir durumda, herhangi bir kimseyi, bir meseleyi, bir hadiseyi, hepsinin eksik veya yanlış yönleri daha çok batıyor gözüme.
Hiçbir şeye taraflı veya kendi olduğum noktadan bakmaktan hoşlanmıyorum. Doğru bulmuyorum çünkü. Özel hayatımda bile.
İnsanların, nasıl analizden çok dogmaya prim verdiklerini, olguları muhakeme etmekten ziyade duygularıyla hareket ettiklerini görünce şaşırıyorum.
‘Linç’ kültürünün de böyle geliştiğini düşünüyorum toplumlarda. Düşünmediklerini düşünenlere, inanmadıklarına inananlara, sevmediklerini sevenlere karşı önyargılı olmayı, onların uğradığı haksızlığı haklı görmeyi doğal buluyorlar, muhalefet düşmanlığa dönüşüyor böylece
Bunun kadar tehlikeli bulduğum bir muhalefet türü de, geçmişte yapılan yanlışların herkes için düzeltilmesinden çok, aynı yanlışların ‘ötekilere’ uygulanmasını benimseyenlerin tutumu.
Herkesin de böyle olduğuna inananlar çoğunlukta.
Nesnellik diye bir kavram girmemiş ne düşünce sistemlerine ne hayatlarına.
Yazdıklarınıza, söylediklerinize bile bu gözle bakanlara çok rastladım.
Konuşurken, genel bir gözleminizden bahsediyorsunuz, bu çıkarımı kendi özeliniz üzerinden yaptığınıza inanıyorlar. Bazen bazı dostlarınız dahi, yazılarınızdan ruh halinizi izleyebildiklerini sanıyorlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.