Uzun uzun anlatmayı sevenlerden değilim galiba. Ne gittiğim gezdiğim yerlerden ne gördüklerimden, yaşadıklarımdan etrafımdakilere bahsederim. Şayet bir sohbet sırasında, konuşulan konuyu açacak, derinleştirecek, anlam katacak bir unsur içeriyorsa, o zaman, fi tarihinde bile olmuş olsa, başımdan geçenleri, tanık olduklarımı, izlenimlerimi naklederim.
Zaten herhangi bir yerden, bir olaydan, bir yaşanmışlıktan kendime sakladığım da ya yeni öğrendiklerimdir ya da bana hissettirdikleridir.
Eşle dostla, ahbapla da onların ilgi alanlarına girenleri paylaşmaya dikkat ederim.
Mevzula hiç bağlantısı yokken, söze çevredeki dekoru tarif ederek başlayanlar vardır bir de... Yalnızca kendilerini alakadar edecek detayları, hiç üşenmeden, anlatanlar.
Halbuki onca laftan karşınızdakine geçebilen, sadece onun duyarlılıklarına değecek olanlardır.
Belki de bu yüzden olmalı, romanları, filmleri anlatmayı da, okuyanların, görenlerin bana anlatmasını da istemem. Her birinin içinden bir veya birkaç yer daha fazla ‘dokunur’ insana ve herkese farklı bir yanı dokunur.
Göndermelere, alıntılara, sizi etkileyen, düşündüren, duygulandıran bölümlere ve bunlarla yepyeni çatılar altında bağlantılar kurulmasına sözüm yok aslında, hatta bundan hoşlanırım.
Aynı kitabı okuyanlarla, aynı filmi görenlerle etraflıca ve bütünü de kapsayacak biçimde konuşmayı, tartışmayı severim ama.
Yazının devamını okumak için tıklayın.