İnsanlığın ve insanların kutsalları var. İnsanlığın kutsallarına olduğu kadar insanların kutsal saydıklarına da saygısızlık etmemek en basitinden bir nezaket kuralı.
Ancak her insan kendince bir şeyleri kutsallaştırabiliyor, gördüğümüz o. Kimi sevdiklerini, kimi mesleğini, kimi yeteneğini hatta kimisi güzelliğini bile.
Neredeyse, kendimizi üzerinden tarif ettiğimiz her şeyi mukaddesimiz yapmaya teşneyiz.
O zaman da gelen eleştirileri kutsalımıza yönelen bir tehdit olarak alıyoruz.
Bir toplumda bu özellik ağır bastıkça bundan faydalanmak isteyenlerin sayısı da artıyor.
İşine gelen, menfaati öyle gerektiren, şu veya bu konu hakkındaki herhangi bir eleştiriyi birilerinin ‘mukaddesatına hakaret’ diye pompalayıp kargaşalık yaratabiliyor.
Çünkü öyle bir vasat bulunuyor.
Herkesin tabuları var ama herkes diğerinin tabusuna karşı.
Adalet ilkesi, yalnızca, adeta kişiye veya zümreye özelmiş, mensup olunan aidiyetler çerçevesinde geçerliymiş gibi talep görüyorsa, o durumda hatırlanıyorsa varın düşünün gerisini.
İnancı en güçlü olanlar dahi adalet merceğini bir tarafa bırakıp, meselelere ‘benim inancım’ gözünden bakmaya başladığında zedeleniyor aslında ruhanilik de, hakikat duygusu da, hakkaniyet duygusu da.
Büyük bir çoğunluk için de takım tutmak bir ‘inanç’, taraftarı olduğu futbol kulübünün ‘renkleri’ kutsal handiyse.
Futbolun, sahanın dışında kalan bölümüne dair hiçbir fikrim yok. Şike yapılıyor mu yapılmıyor mu bilemem ama ‘renk aşkı’ şikeyi bile kutsallaştırır, şaşırmam.
Yazının devamını okumak için tıklayın.