Bana “mutsuzluğun diğer adı ne” diye sorsanız, “mecburiyet” derim.
Kayıpları, ayrılıkları; bütün o, birdenbire yere çakan, yakıp kavuran, lime lime parçalayan büyük acıları dururken hayatın, onu mecburiyetle eşdeğer tutmayı mutsuzluğa saygısızlık almayın.
Her ne sebeple olursa olsun istemediğiniz işleri yapmaya, o işlerin gerektirdiği birtakım koşulları arzu etmeseniz de yerine getirmeye, hoşlanmadığınız insanların olduğu ortamlarda bulunmaya, sürdürmekten memnun olmadığınız ilişkileri devam ettirmeye, gönülsüz tanıklıklara zorunlu olmaktır bazen de ve o işlerden, o yerlerden, o kişilerden uzaklaşamamak, kaçamamak, usul usul törpüler yaşama sevincinizi, müzminleşir can sıkıntınız, canlılığını yitirir duygularınız, mutsuzluğun öteki yüzünü tanırsınız.
En şiddetli acılarla sarsılırken, en derin yaraların ıstırabını çekerken bile eğer hayata dair umutlarınız tükenmemişse, hâlâ hayal kurabiliyorsanız, bütün yıkılmışlığınıza rağmen mutsuz bir insan sayılmazsınız.
Acılı, dertli, yaralı denebilir size ama mutsuzlukla yaftalanamazsınız.
Herkes bilir, mutluluk süregiden bir duygu değildir, zaman zaman hissedilir.
Mızmız, sünepe, silik, âdeta yaşamınızın dokularına işlemiş bir ruh hali olarak mutsuzluk ise kronikleşir.
Sorumluluk demiyorum, üstüne basa basa zorunluluk diyorum; aralarındaki muazzam farka dikkat çekerek.
Yazının devamını okumak için tıklayın.