Ben küçükken, evin getir götür işlerine bakan bir Hüseyin vardı. Transistörlü, koca bir radyoyu yanından ayırmazdı. O kadar ki, kovayla odun kömür taşırken dahi öbür elinden bırakmazdı radyosunu.
Çocuktuk, bakıp gülerdik...
Son zamanlarda üzerine tartışmalar yapılan facebook düşkünlüğü de, twitter çılgınlığı da bana Hüseyin’i ve radyosunu hatırlatıyor hep.
Teknolojiyle ilişkimizde, onun radyosu ile olan bağına benzer bir eğilim buluyorum.
Kestirmeden söylersem, bir tür ‘normalleşememe’ hali...
Nedense, oyuncak muamelesi yapmaktan vazgeçemiyoruz her çeşit teknolojik yeniliğe...
İhtiyaç gereği de olsa, ‘eğlencelik’ de sayılsa hiçbirini kolay kolay yerli yerine oturtamıyoruz, fonksiyonel olmuyor onları değerlendirme şeklimiz.
Elimizin altında böyle bir imkân var diye, yerli yersiz kullanmaktan alamıyoruz kendimizi.
Hâlâ bile, evlerine misafir gittiğinizde televizyonlarını kapatmayanlar var; size geldiklerinde de televizyonunuzu açtırıp, takip ettiği diziyi, programı izlemek isteyenler.
İlk zamanlarda da tuhaf gelirdi, şimdi çok daha fazla şaşırıyorum.
Yahu, tercihin televizyon seyretmek idiyse niçin bana geldin veya madem öyleydi neden beni çağırdın, mecbur muyum senin sevdiğin yayınları sevmeye... Diyelim, öyle de olsa oturur kendi evimde seyrederim, değil mi?
Eğer işiniz bu değilse yahut bazı özel durumlarda çok önemli bir haberi kaçırmamak için bakarsınız da onun dışında bu bağımlılık niye... Televizyonu haber almak dışında bir vakit geçirme, bir eğlence vasıtası olarak düşündüğünüzde size de garip görünmüyor mu, arkadaşlarıyla toplanmış, gülüp söylerken, aniden fırlayıp o nevi bir televizyon programını izlemeye koşan biri.
Yazının devamını okumak için tıklayın.