Birkaç ay evvel Kızlar ve Babaları kitabı için benden de bir yazı istendiğinde, önce baba-kız ilişkisi üzerine bir deneme yazacağımı zannettim, öyle anladım.
Kitabın editörlerinden Gökhan Yavuz Demir, kendi babamızı anlatacağımızı hatırlattığında, o zamana kadar yazdıklarımı yeniden gözden geçirip, yazıyı teslim etmeden, epeyce bir değiştirmem gerekti.
Böylesi, bu ilişkiye dair gözlem yapmaya, tesbitte bulunmaya, sonra bunları yazıya aktarmaya benzemiyordu; doğrusu daha zordu.
Ve fark ettim ki insan babasını, her seferinde bir başka yanıyla anlatabilirdi; çünkü aradaki bağ, ona bakışımız, doğası icabı, bizdeki değişimlerle de beslenip zenginleşiyordu. Yaşımız, yaşadıklarımız, tecrübelerimiz çoğaldıkça, farklı hislerle tanıştıkça bu ilintiye dair algılarımızla duygularımız da değişime uğruyordu, onlar hayatta olmasalar bile.
Bütün yakın aile ilişkilerinde böyleydi aslında; annelerimizle, babalarımızla, kardeşlerimizle, çocuklarımızla... Hiç durmadan kendi kendini besleyen bir damar vardı bu bağlantılarda.
Birbirlerimize karşı sevgimizde, alakamızda veya anlaşmazlıklarımızda, uzaklıklarımızda yalnızca bir tarafın mizacı, davranışı, yaklaşımı rol oynamıyordu. Karşılıklı bir etkileşim sözkonusuydu, özellikle artık birer yetişkin olduğumuzda.
Her insanın karakter oluşumunda, bilincinde olsun ya da olmasın, annesinin ve babasının etkisi büyüktü. Varlıkları, yoklukları, birbirleriyle ilişkileri, ayrı ayrı önem taşıyordu ancak her bir durum, kişiden kişiye değişen bir tesir bırakıyordu üzerimizde.
Yazının devamını okumak için tıklayın.