Geçen akşamlardan birinde, Boğaz kıyısındaki bir iskelede, “yaz bitti” diyordum arkadaşıma, biz güzel havaları beklerken geçip giden mevsimin, belki de benden uzağa götürdüklerinin, arkasından hissettiğim hüzünle.
Hiç alışkın olmadığımız tropikal bir iklimin yağmuruyla, nemiyle, sıcağıyla perişan, öylece kıpırtısız kalmışken, sanki duygularım da, düşüncelerim de donmuştu beraberinde. Bütün enerjimizi emen melun bir vampirdi âdeta, üzerimize bütün ağırlığıyla çöken o ağır, puslu, yapışkan, bunaltıcı hava.
Nefes almaya çalışmaktan başka bir şeyle ilgilenmek anlamsız görünüyordu.
Ferah rüzgârlarla dağılıp gittiğinde o âfet ve nihayet özlediğimiz güzel günler kendini gösterdiğinde, ne çare ki yazın da sonu gelivermişti.
Arzuladığınız ne ise ona kavuşmak ve fakat artık onunla geçireceğiniz çok az vaktiniz olduğunun farkına varmak...
Hayatın böyle nahoş sürprizleriyle karşılaştıkça, giderek daha fazla telaşa kapılmamız, yaşamı bir “köşe kapmaca” oyununa çevirmeye kalkışmamız normal gelse bile böyle zamanlarda, kendimizden uzaklaşıp şöyle bir çevreye bakmayı denememiz gerekiyor, sonradan kendi kendimizden utanmamamız için.
Elimizden geldiğince bir şeyler yapmayı, durumun iyileşmesine, karınca kararınca olsun, katkıda bulunmayı icap ettiren halleri var insanlığın.
Binlerce can kaybının olduğu, milyonlarca kişinin etkilendiği, Pakistan’ı vuran büyük sel felaketinde yetmiş binden fazla çocuğun ölümle burun buruna olduğunu açıkladı yetkililer.
Yazının devamını okumak için tıklayın.