Bir rüyadan uyanmak mıydı, bir kâbustan çıkmak mıydı, hangisiydi, o aşk bittiğinde hissettiğiniz?
Hangisini seçersiniz elinizde olsa, ‘kurtuluş’un ferahlığını mı, hüsranın acısını mı?
O güzel rüyayı yeniden görmek için aynı uykuya dönmeyi mi istersiniz, ‘uyanışın’ hayal kırıklığını yaşamaktansa ‘uykusuz’ kalmayı mı yeğlersiniz?
Tatlı bir rüyada unutmak mı evladır gördüğünüz kâbusun sıkıntısını, yoksa uykudan mı vazgeçmek, “yine korkulu düşler bekliyorsa beni” diyerek?
Mümkün mü ilânihaye uykusuz yaşamak, farkında olmadan dalarız sonunda, ne kadar dirensek de...
Bir dolu rüya görürüz; hiç hatırlamadığımız ya da yalnızca bir an aklımızda kalan, hoş bulup gülüp geçtiğimiz, biraz garip gelip de
başkalarına anlattığımız, sonra hemen unuttuğumuz...
Uyanmayı istemeyeceğimiz güzellikte rüyalar da azdır, karabasanlar da...
Aslında kâbuslar çok daha nadir görülür güzel rüyalardan ama etkisi uzun sürer, cümle korkularımız gibi.
Önemli olan rüyalarımızı nasıl yorumladığımızdır belki de...
Kendimize dair şifreleri çözebilme yeteneğimizdir.
Okuduğum ilk saniye zihnime çakılan şu cümle bir de: ”Eğer onun lisanını bilmiyorsanız, bir yabancının sessizliğini asla anlayamazsınız.”
Aynı ‘dili’ paylaştığımızı sanırken yanılıyor muyuz acaba bazen sevgiliyle de.
Yazının devamını okumak için tıklayın.