Arsız, yapışkan bir misafir. Uzattıkça uzatıyor istenmeyen, yaka silkilen konukluğunu. Ha bugün gider, ha yarın diye dayanmaya çalışıyorsunuz varlığına, değişen bir şey olmuyor, siz bunaldıkça, yüzünüzü astıkça, kaçacak bucak aradıkça daha da yerleşiyor. Gün geçtikçe ümitsizliğe kapılıyorsunuz, sinirleriniz bozuluyor, karamsarlaşıyorsunuz. Yapacaklarınızı erteliyor, sadece onun gitmesini bekliyorsunuz.
Birçokları gibi, benim de İstanbul’u esir alan nemli sıcaklarla ilişkim bu minvalde sürüyor. Yakınmak fayda etmiyor, aldığımız tedbirler yetersiz kalıyor.
Hepimizin dilinde aynı cümle: “Ben böyle sıcak görmedim”. Belki de gördük. Yüksek betonarme binaların rüzgârları kesmediği, sıcağın, o apartmanların duvarlarından yansıyarak etrafı kızdırmadığı, ağaçların kesilip bahçelerin yok edilmediği, denizler kirlenip de havuzlara mahkûm olmadığımız zamanlarda, bu kadar uzun sürmese de buna benzer günler yaşadık. Bu derece bunalmadık ama. Ağaçlar vardı gölgesine sığınacağımız. Çok katlı binaların güneşin içinde doğup içinde battığı dairelerinde oturmuyorduk. Rüzgârlar bir engelle karşılaşmadan esiyor, balkonunda, bahçesinde oturanları serinletiyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.