Yaz, kış ya da bahar fark etmez, sabah, öğle, akşam önemli değil; yılın her mevsimi, günün her saati kafelerde oturmaktan hoşlanırım ben. Belki çok eski bir alışkanlığım olduğu için, belki aile geleneğimde kahve kültürünün yeri olmasından. Ortaokulun ikinci sınıfından itibaren arkadaşlarımla oralarda buluşmaya başladım. Müdavimi olduğumuz bazı kafeler ise randevulaşmadan gidip, tanıdık yüzler göreceğimiz, aşinalıklardan yeni ahbaplıkların doğduğu ikinci adreslerimizdi.
Ev misafirlikleri pek bana göre değildir, isterim ki kalabalık toplantılarımızı da, yakın dostlarla baş başa sohbetlerimizi de, hatta iş görüşmelerimizi de kafelerde yapalım. Bu seçimimde çok çeşitli sebepler rol oynar, şimdi onları geçelim. Sözünü ettiğim itiyadım hız kesmeden sürse de, hayli zamandır kafe ‘portföyümü’ epeyce sınırladım. Bu işletmelerin büyük bir bölümünde, öyle yüksek volümlü, bangır bangır bir müzik çalınıyor ki konuşmayı da dinlemeyi de neredeyse imkânsız kılıyor çünkü. Nedense kafelere âdeta disko muamelesi yapılıyor. Yeni nesil yüz yüze otururken bile cep telefonundan mesajlaşmayı tercih ettiğinden böyle bir meseleleri yok herhalde ve muhtemelen çoğunluğunun müzik beğenileri de bu yönde zaten. Eh o zaman bize de yelpazeyi daraltmak düşüyor. Ne de olsa farklı nesillerin beklentileri birbirine uymuyor.
Benim kuşağım nezdinde kahve keyfini nasıl gürültülü müzik kaçırdıysa, dünyanın dört bir yanındaki futbolseverler için de dünya kupasının tadını vuvuzela kaçırdı bu sene. Taraftar değilim ama iyi maçları seyretmeyi severim. Bu yüzden de genellikle dünya kupası karşılaşmalarını izlerim. Takım tutmak futbol maçlarını seyretmeyi her bakımdan daha çekici yapar, hem anlam katar hem heyecan dozunu yükseltir, dolayısıyla alınan zevk de artar, bilirim. Ancak iyi futbolun, güzel bir gösteri gibi başlı başına bir seyirlik olarak izlenebileceğini yıllar önce fark ettim; hatta, asıl böylesinde gerçek bir futbol zevki var bence.
Yazının devamını okumak için tıklayın.