Büyükbabam Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Polonya ordusunda teğmen olarak savaşırken ordu tarafından babaannemlerin evine yerleştirilmiş. Polonya’nın o bölgesi epey bir zamandır Rusya’ya dâhil olduğu için evde Lehçe değil, Rusça konuşulurmuş. Genç teğmen evin kızına âşık olmuş, evlilik teklif edebilmek için Rusça öğrenmiş.
İstanbul’daki evlerinde Rusça konuşurlardı.
Dedemle anneannem yarım yüzyıl önce İspanya’dan kaçıp gelen Yahudilerden oldukları için, 15. yüzyıl İspanyolcasından yola çıkıp Osmanlı topraklarında başka dillere bulaşarak değişip gelmiş bir dil konuşurlardı evde.
Annemle babam ise, Fransız Yahudi hayır kurumlarının 19. yüzyılda açtığı okullardan kaynaklı olarak birbirleriyle Fransızca konuşurdu.
Kızkardeşimle ben, bize nece konuşulursa konuşulsun, herkese Türkçe cevap verirdik.
Benim anadilim Türkçe.
“Tüh be, keşke Rusça olsaydı” diye bir üzüntüm de yok, “İyi ki Türkçe, ah ne mutluyum” gibi bir sevincim de.
Dile düşkünüm, dillerin hepsiyle aramı iyi tutmak isterim.
Bir de içkiye düşkünlüğüm var.
Hepsini çocuklarım gibi ayrı ayrı sever, “Ben tatlı içkileri sevmem” türünden bölücü yaklaşımları kınar, ayrımcılık yapmaktan kaçınırım.
Bu iki konu, dil ve alkol, benim hayatımda olduğu gibi, memleketin gündeminde de önemli bir yer işgal ediyor.
Her iki konuda da endişeli modernler çok endişeli.
Herhalde benim de endişeli olmam gerek.
Çok modern olduğum konusunda kimsenin kuşkusu olamaz çünkü.
Yazının devamını okumak için tıklayın.