Dinsiz demek doğru olmaz belki ama, dine önem vermeyen bir ailenin çocuğu olduğum için, kendimi bildim bileli dinsiz olmuşumdur. Önce ateist sonra da sosyalist olurken aşmam gereken, aileden ve erken eğitimden gelen derin bir inancım zaten yoktu, hiç olmadı.
Şimdi olduğumdan bile daha ateşli, daha kendini bilmez olduğum yıllarda, Tanrı’ya inananların, basitçe söylersem, yeterince akıllı olmadığını düşünürdüm. Dünyayı algılayıp yorumlayacak zekâya sahip olmadıklarına inanırdım. İnsanlık tarafından hayal edilip uydurulduğu bu kadar açık olan bir Şey’e tapmak, ricalarda bulunmak, garip yetenekler atfetmek, herhalde akıllı bir insanın yapacağı bir şey olamazdı.
Herhangi bir Tanrı’yla yine işim yok, ama Türkiye’de 10-15 yıldır yaşanan derin siyasî yarılma bütün bunları baştan düşünmeye zorladı beni.
Bir okuyucumun aşağıdaki mektubunu okuduğumda, iyi ki de zorlamış diye düşündüm:
“Kadınlara ve eşcinsellere karşı ayrımcılığın yalnızca bir dinin mensuplarına mahsus olmadığı fikrinize katıldığımı ve yaşadıklarımla bizzat deneyimlediğimi belirtmek için yazıyorum size. Bir eşcinselin neler yaşadığını, doğduğundan beri tanıdığı herkesin kabul ettiği bir gerçekliğin (kadın-erkek ilişkisi) aksi yönünde davranmanın nasıl bir şey olduğunu kim ne kadar biliyor ki, herkes ahkâm kesiyor? Kaç kişi hayatında bir eşcinsel veya bir transseksüelle birkaç kelam paylaştı?
Cinsel kimlik yahut yönelimini utanmadan, çekinmeden, korkmadan söyleyebilmek ne zaman mümkün oldu da, birileri farklı olanla tanışma ve hayatı paylaşma imkânı buldu da fikir sahibi oldu?
Ben de bilmiyordum, tanımıyordum, görmemiştim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.