Dinî cemaatlerden biri tarafından kurulmuş üniversitelerden birinde, öğrenci derneklerinden birinin davetlisiyim, 2011 yılını anlatıyorum: Arap devrimleri, Tahrir Meydanı, Avrupa’da genel grevler, Yunanistan’da hükümet deviren eylemler, İspanya’da meydan işgali ve işgal edilen Madrid Meydanı’nda “Burası Tahrir” pankartları, New York’ta Wall Street işgali, Wisconsin Eyaleti kamu çalışanlarının grevi, Tahrir Meydanı’ndaki sendikacılardan Wisconsin’e gönderilen dayanışma mesajı, “Sizin zaferiniz bizim de zaferimizdir”.
Kapitalizm 1929’dan bu yana en derin krizini yaşıyor. Ve her yerde direniş var, Tahrir’den Wall Street’e kadar herkes birbirini izliyor, birbirinden öğreniyor, birbirinden moral alıyor.
“Ne olur peki bu sürecin sonunda?”, diyor öğrencilerden biri. “Bilmem,” diyorum, “kimse bilemez. Süreç devam ederse, daha da yayılırsa, mücadele içinde kitleler giderek örgütlenmeyi sürdürürse, başka bir toplum da yaratılabilir, ama kapitalizm kendini toparlayıp tekrar istikrar da sağlayabilir.”
“Nasıl bir toplum?” diyorlar. Devrim, sosyalizm filan tartışmaya başlıyoruz.
Farkındayım, “yeni bir toplum” hayal etmekte zorlanıyorlar, ama en azından birkaç dakikalığına “başka bir dünya mümkün mü acaba?” diye düşünmüş oluyorlar. Bu kadarı bana yeter, bir iki saat içinde daha fazlasını becermem zor.
Derken, zekâsı gözlerinde parlayan, arkalarda oturan başörtülü bir öğrenci elini kaldırıyor. “Peki,” diyor, “biz dindarlar bugüne kadar solu niye tamamen yanlış tanımışız?”
“Nasıl tanımışsınız?” dedim.
Yazının devamını okumak için tıklayın.