Kullandığımız dilin kendi kendine, doğal olarak, sürekli değişmesi hep hoşuma gitmiştir.
Doğal olarak değişmesi hoşuma gitmiştir ama. Tepeden verilen emirlerle ve devlet eliyle değiştirilmesi değil.
O emirler ve o el hep boşa çıkar; dil bildiğini yapar, yavaş yavaş ve kontrol edilemez bir süreçle değişir.
O süreç nedeniyledir ki, örneğin 17. yüzyılda yazmış olan Nef’î’yi hem anlayabiliyoruz, hem de ama anlamakta biraz zorlanıyoruz.
Müftü Efendi bize kâfir demiş,
Tutalım ben O'na diyem müselman,
Lâkin varıldıkta ruz-ı mahşere,
İkimiz de çıkarız orda yalan.
Müftü Efendi bana kâfir demiş, ben de ona Müslüman desem, ikimiz de yalan söylemiş oluruz.
Tahir Efendi bana kelp demiş,
İltifatı bu sözde zâhirdir,
Malikî mezhebim benim zira,
İtikadımca kelp tahirdir.
Tahir Efendi bana köpek demiş, belli ki bana iltifat ediyor, çünkü benim mezhebimce köpek temizdir. Ama “kelp tahirdir” derken, hem “köpek temizdir” diyor Nef’î, hem de “köpek Tahir Efendi’dir” demiş oluyor.
Bugün ne “ruz”, ne de “kelp”, “zâhir”, “tahir” kelimelerini kullanıyoruz.
Nef’î’den daha eskilere gitsek, bilmediğimiz kelime ve kullanımların sayısı daha da artar.
Bize özgü değil elbet bu durum.
Bugün İngilizce bir İncil alıp karıştırsak, örneğin, şu cümleye rast geliriz:
“The Lord regretted having made humankind on the earth.”
Yani, “Ve Rab yeryüzünde insanı yarattığına pişman oldu.”
John Wycliffe’in yaptığı ve 1390’da yayımlanan ilk eksiksiz İncil tercümesine bakarsak, aynı cümle şöyledir:
“It forethouзt him that he had made man in erthe.
Yazının devamını okumak için tıklayın.