Türkiye’de, Sevr ve Lozan hakkındaki değerlendirmeler, ekseriyetle ideolojik kaygılarla şekillenir. Ülkede en güçlü ve belirleyici sese sahip olagelen resmî söylem, Sevr’i adeta bir yokoluşa denk tutarken, Lozan’ı ise büyük bir zafer olarak sunar. Bu iki büyük abartı, birbiri ile yakından ilişkilidir. Şöyle ki, Sevr ile Lozan arasındaki uçurum, Ankara rejiminin ve kurucusunun yegâne meşruiyet kaynağı durumundadır. Zira Sevr’in yokoluş, Lozan’ın ise kurtuluş olması, Ankara’nın (başta İstanbul olmak üzere) ülkenin geri kalanına, “Vatanı biz kurtardık” diyebilmesine ve kendisini ülkenin yeni sahibi ilan edebilmesine imkân tanır. Başarının bir Tek Adam’ın dehasına atfedilmesi ise, sözkonusu Tek Adam’ın halkı temsil etmeyen iktidarına meşruiyet kazandırma işlevi görür. Zira herkesi O’nun kurtarmış olması durumunda, herkesi yönetmenin de yine O’nun hakkı olduğunu iddia etmek kolaylaşacaktır.
Sevr ile Lozan arasındaki fark azaldığı ölçüde ise, böyle büyük iddialarda bulunmak zorlaşır. Bu nedenle, resmî söylem işin başından beri hem Sevr’in hezimetini hem de Lozan’ın başarısını abartarak bu iki anlaşma arasındaki farkı gerçekte olduğundan büyük göstermeye mecbur olagelmiştir.
İslami kesimin muhalefeti
Resmî söylemin bu abartılı iddialarına itirazlar, Cumhuriyet’in kuruluşundan (ve hatta öncesinden) bu yana ekseriyetle İslami kesimin içinden gelir. Lozan’ın Türkiye aleyhindeki maddelerini dile getiren ve anlaşmanın aslında bir zafer değil hezimet olduğunu vurgulayan bu itirazlar, bugün itibariyle İslami kesim içinde halen güçlüdür.
Yazının devamını okumak için tıklayın.