Avusturya’nın Almanya sınırındaki Salzburg, Avrupa’nın bonbon şekeri şeklinde, tam ortasından tüm ruhunu yansıtan bir şehir. 18. yüzyılda yaşayan Mozart’ın doğum yeri de olan bu kent, müziği de dokusunun ayrılmaz bir parçası yapan barok dönemi oymalı bir kutuya benziyor.
Sevimli, tarihî, sade biçimde görkemli, zengin ve müreffeh. Alplerin ton ton yeşil zirveleriyle çevrili. Güzel elbette; hem de çok. Ama nedense Salzburg’un dantel işlemelere benzeyen sokakları, bu aralar Avrupa’nın neredeyse tümünde olduğu gibi, bana hoş ve boş hayatın müzesinin koridorlarında geziniyormuş hissini yaratıyor.
Işıltılı ve aydınlık vitrininin ardında giderek kararmak ve köhnemekte olduğu gerçeğinin yattığının buram buram sezildiği bir müze.
Mozart’ın doğduğu evin küçücük avlusunda, sayısız turist birbirini dirsekleyerek, bir kez bakıp bir köşede unutulmaya bırakacakları anlamsız resimleri çekmek için flaşlarını patlatıyor. Yeteneğini kazanca tahvil edemeyen, hep sıkıntı içinde yaşayan, çocuksu dehasının sıradan hayatın engelleri ve kısıtlamalarıyla gölgelenmesinin derdini yaşayan Mozart’ın, bugün sırtından para kazanılan bir “ürün” haline gelmesinde müthiş trajik bir yan var. Daha 35 yaşında ölüveren, yaşamının son dönemlerini de, bunalarak ve bunatılarak geçiren, naif, kırılgan ve her şeye rağmen neşeli bir insandan bahsediyoruz.
Dünyanın gelmiş geçmiş en muhteşem bestecilerinden biri, belki de en iyisi ol da, sonra portren çikolata kâğıtlarının üzerine süs olsun.
Yazının devamını okumak için tıklayın.