Bir mayıs günü, bu yıl doğdun Cenneta.
Eğilip saçlarından öpüyorum. Siyah ve dalga dalga dalga saçlarındaki dünyanın o en güzel kokusu çarpıyor beni. Başımı saçlarından kaldırınca, gözlerinin içine bakıyorum ve simsiyah gecenin içindeki sayısız yıldızı görüyorum. Bana gülümsüyorsun. Daha güzel bir hediye olabilir mi dünyada senin kahkahandan başka?
Cenneta; ikimiz de sınırların çocuklarıyız. Birimiz Batı’nın, ötekimiz Doğu’nun sınır boylarında doğmuşuz. Sen Kosovalı bir Çingene mültecisin Macaristan’da, ben aralarında mekik dokuduğum Avrupa’da ve kendi ülkemde ait olamayan bir serseri mayın; her ne kadar “Beyaz Türk” olsam da.
Ama senin işin daha zor; sen, seni sevmeyen bir dünyaya doğdun Cenneta. Sarışın ve mavi gözlü, hiç olmadı “beyaz” olmanın, bir nevi pasaport olduğu bir dünyaya, hiçbir vatandaşlığın olmadan geldin.
Baba evini, siz dönmeyin diye yerle bir etmişler. Dönseniz, sizi öldürürler, haber bile olmazsınız.
Çünkü, ikimizin de, yaban kaldığı “vatanlarında” işkenceciler kol geziyor. Ama, sadece de, “güvenlik güçlerinin” kapalı kapıları ardında değil. İşkence kültürü, ülkelerimizin yaşama biçimi, Cenneta.
Avrupa’nın kıyısındaki ülkelerimizde, zaten dirhemle “verilen” haklarının sivil veya üniformalı işkencecilerce gasp edilmesinin çeşitli yolları var.
Mesela aklıma, işkencecilerin klasik bir hareketi geldi, çeneni tutup sallarlar sertçe; “Konuş, doğruyu söyle, anlat!” diye.
O an, gözlerine bakarsın işkencecinin karanlıkta da olsa ve duvarlar yükselir kafanın içinde. Çünkü, Cenneta, zihin, kilitleri en sağlam yerdir. Kimse aşamaz duvarları, kapılarını.
Kepenkler dışarı kapanırken, içerde yeni bir dünyanın ışıkları yanar. Sarsarlarken seni, senin bebek adının çağrıştırdıklarını düşünürsün; yani bir cenneti. Herkesin de kendi cenneti var tabii.
Yazının devamını okumak için tıklayın.