Ankara’da bugünlerde üzerine siyasetçilerin de her gün basıp geçtiği karlar, pırıl pırıl parlıyor. Sanki karlarda milyarlarca pırlanta gizli.
Uludere/Qileban’daki karların üzerindeyse, kandan yakutlar...
İnsan Hakları Derneği ve Mazlumder’in haberlerin duyulmasından hemen sonra olay yerine yolladıkları heyetlerin ortak raporundaki her kelime, kalbin tam ortasına bir bomba...
“Olay yerine yaklaşık 300 metre mesafede ve bombanın düştüğü tepenin karşı tepesinde sadece kafası bulunan bir katırın bulunduğu;
(...)Çukurun açıldığı yerin etrafında yaklaşık 5 dönümlük alanda sınırın kuzey ve güney yamaçlarında kararmanın olduğu, karın eridiği, ağaçların yandığı;
Sınır taşının hemen yanında zeytin ve ekmeğin olduğu bir poşetin olduğu ve poşette herhangi bir tahribat olmadığı;
Olay yerinde hâlâ parçalanmış yumuşak dokuların ve kemik parçalarının olduğu, bazılarının katırlara ait olduğunun anlaşılır olduğu ancak bir kısmının da neye veya kime ait olduğunun anlaşılamaz nitelikte olduğu...”
Bunları okudukça, başım dönmeye, kulaklarım uğuldamaya başlıyor... O kadar kızgınım ki... Lime lime eden bir elem, yanı başında çığlık çığlığa bir öfke. İnsanlara bu mu reva?
İki farklı görüşteki iki hak örgütünün beraberce hazırlaması nedeniyle ayrıca değerli olan rapordan alıntıları okumaya devam edelim. Sözü saldırıdan yaralı kurtulan 19 yaşındaki Haci Encü’nün rapordaki ifadelerine bırakalım:
“Bizim köyün yaylasına vardık, yayla tam sınırdadır. Orada önce aydınlatma fişeği ve akabinde de top-obüs atışı yapıldı. (...) Hemen ardından uçaklar geldi ve bombardıman başladı, biz iki gruptuk, öndeki grup ile arkadaki grup arasında 300-400 metre mesafe vardı, ilk top atışından hemen sonra uçak geldi, askerler bizim yaylayı tuttukları için, bu tarafa geçebileceğimiz başka yol yoktu...”
Bombalamada 18 yaşında ölen Özcan Uysal’ın kardeşi Şükrü Uysal:
“Askerler tarafından atılan aydınlatma fişeği ortalığı gündüz gibi aydınlatır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.