Bir zamanlar Göztepe, tek katlı villalar, kimi beyaz kimi aşıboyalı köşkler ve yeni yetme dört katlı binaların bol çamlı, erikli, atkestaneli, şeftalili bahçelerin içinde kaybolduğu bir yerdi. Baharda çiçekler açar ve ağaçların, çamların taze sürgünleri canlı renkleriyle yarışırdı onlarla; taflanlar krem rengi tomurcuklanırdı, güllerinkilerse şarap koyuluğundaydı...
Akasyaların gölgelerinde uzanan sokakların köşelerinde, leylakların morsalkımlarla kucaklaştığı duvar diplerinde kanı kaynayan delikanlılar birikirdi. Bisikletleri karmakarışık birarada, gidonları sarmaş dolaş, pedalları sırt sırta, omuz omuza...
12 yaşımdaydım ve en çok istediğim şey bir bisikletti. Bisiklet özgürlüktü, kanatsız uçabilmekti ve benim bir bisikletim yoktu. Aslında mahalledeki kızların pek çoğunun yoktu, olsa olsa üç beş kişinin, o kadar. Onlar akşamüstleri peşlerinde bir yığın bisikletli delikanlı fır dönerken nazlı nazlı dolanırlardı yollarda, bir sağa bir sola... Ve bizler de kedi ciğere bakar gibi iç çekerek bir kenardan onları seyrederdik. İçlerinden biri dışında bisikletini değil ödünç vermek arkasına bindiren bile yoktu, sadece Buket...
Bir gün mahallede bir haber dolaştı, hem de ne harika bir haber. Buket o öğleden sonra evlerinin yan tarafındaki arsada herkesi sırayla bisiklete bindirecekti, annesiyle babası tatile gitmişti. Ben de davetliydim müthiş partiye, bisiklete binecektim. Annemden izin alır almaz basamakları üçer beşer atlayarak kendimi dışarı attım, sokağın diğer ucundan “dondurmam kaymak” diye bağırıp çanını çala çala gelen dondurmacıya bile aldırmayarak arsanın yolunu tuttum. Başka zaman olsa onun yaklaşmasını beklemeden ben ona doğru koşardım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.