Son yirmi beş yıldır, Türkiye’de yargı istediği takdirde yürütmeyi ve yasamayı kuşatıp, bu organları iş yapamaz hale getirebiliyor.
Bu kuşatmanın nasıl yapıldığını anlamak için yargıekonomi ilişkisine bakalım. Özelleştirme karşıtı görüşlerin siyasal mücadelesi ülkemizde yargı üzerinden yapılıyor. Siyasi düzeyde tartışılıp çözümlenmesi gereken özelleştirme konularının tümü yargıya götürülüyor. Siyasi iktidarların ekonomideki hareket alanı bu yolla iyice daraltılıyor.
Hatırlayalım... Özelleştirmeye karşı ilk dava 1984’te Halkçı Parti tarafından açıldı. O dönemde ana muhalefet partisi olan Halkçı Parti, özelleştirmenin Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürdü. O tarihte Anayasa Mahkemesi, “çok partili demokratik rejimi benimseyen Anayasamızda, Anayasa ilkelerine ters düşmemek koşuluyla iktidarların ekonomi alanında müdahaleci ve liberal bir politika izlemelerine bir engel bulunmadığına” karar vererek Halkçı Parti’nin itirazını geri çevirdi.
Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu kararının ardından, özelleştirme karşıtları uzun bir süre sessiz kaldılar. Zaten o sırada Türkiye’de bir özelleştirme henüz gerçekleşmemişti. Ne zaman ki özelleştirme projesi pratiğe döküldü ve uygulamalar başladı, özelleştirme karşıtları gene harekete geçti. 1989 yılında bu defa özelleştirme uygulamalarına karşı idari yargıya başvurulmaya başlandı.
USAŞ ve beş çimento fabrikasının özelleştirilmelerine karşı yargı şöyle devreye girdi. Bu şirketlerin özelleştirilmelerinin durdurulması için idari yargıya başvurular, aralarında bugün AK Partili milletvekillerinin de bulunduğu siyasi parti grupları adına yapıldı. Bu nokta önemli. Özelleştirmeye karşı idari yargıya yapılan başvurular genellikle hep siyasi partiler tarafından gerçekleştirildi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.