Her toplumsal olay, insanı geçmişten gelece doğru açıkladığı gibi, önüne geçilmez sorgulamanın, yeniden anımsamaların girdabına sürüklerken, insan bağlantı kuruyor, neden-sonuç ilişkilerinde hiç bitmeyen bir yolculuğa çıkıyor. Diyarbakır’da KCK davası devam ederken, normal seyreden türban tartışmasının birdenbire alevlenmesi, sonra Hrant Dink davasının aynı tarihlere denk gelmesi hep tesadüf mü? Gerçek demokrasilerin yaşanmadığı ülkelerde her şey savunma halindedir, siyasi dil kekemedir, toplumsal ruh bölük pörçüktür. Egemenlerin ve iktidarların bilgisi, nasıl yönetilir, nasıl pasifize ve asimile edilir, nasıl bağımlı hale getirilir, nasıl unutturulur ve nasıl galeyana getirilir üzerine kuruludur. Gerçek aydınlar, siyaset bilimciler, sosyal bilimciler ve entelektüeller bunu ayrımsayıp dile getirse de kâr etmez, egemenler ve iktidar bildiğini okur; çünkü egemenler güçlerini yapısal koşullardan alırken, iktidar da gücünü yargıyı ve medyayı yönlendirmekten, onları etkilemekten alır. KCK davası iktidarın büyük ayıbıyken, Hrant Dink’in katiline çocuk muamelesi yapılıp, çocuk mahkemesinde yargılanması akıl alır gibi değil! Azmettiricilerinin denklemi açıkça ortadayken, katiller asal sayı veren formüllere dönüşmüş durumda.
Her şey böylesine açıkken, yargının ve hukukun, kamunun vicdanıyla alay edercesine çevresine meydan okuyan katilin, “yıldız kahraman” durumuna gelmesi ürkütücüdür. Bu katillerin adlarının fazlasıyla öne çıkması, yapay da olsa, bu şöhretle avunma gururlarına ortaklık etme suçu işleniyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.