İki yıldan bu yana hem Diyarbakır hem de Cenevre’de yaşıyorum. Gelişen teknolojiyle birlikte ülkeler ve kıtalar arasında mesafe de yok bir anlamda. Cenevre’nin huzuru ve düzeni, insanların caka satmayan özgüvenleri ve her şeyden önce insanların kendilerini güvende hissetmeleri ve insanı koruyan güçlü yasaları güzel bir yaşamın biricik temelini oluşturuyor. Bu sessizliği ve insanların huzurunu çoğu kez garipsediğimde acırım kendimize, neden, neden derim... Bu modern dünyada kültürler birbirini tanımak, birbirleri hakkında bilgi sahibi olmak, birbirleriyle etkileşip yüzleşmesi gerekirken, kültürel zenginliklerin, ayrışıp buluşması gerekirken, insanlara anadilini, dinini, mezhebini yasaklıyor, yasaklamakla kalmıyor, bunun için darbeler yapılıyor ve insanlar öldürülüyor. İnsanın kendi ulusunu, ırkını, dilini ve dinini seçme imkânı olmadığına göre, yaşadığı coğrafya ve toplumsal koşullar insanı şekillendirdiğine göre, hangi dilin, hangi, kültürün, hangi dinin diğerinden üstünlüğü olabilir?
Kimliği tanınmayan, ezilen, horlanan halklar kolektif bilinç yapısı içinde köklendiklerinden, kişilik ve kimliklerini daha güçlü bir şekilde algılarlar, bu algılayış onları bir bütün haline getirir, bütünlük de güç olduğuna göre, isyan ettirir. İnsan yanıbaşındaki gibi yaşamak ister, insan tutunmak ve özgür olmak ister ve her şeyden önce insan kendi olmak ister. Yanıbaşındaki “Ben ben” dediğinde yok sayılan, tarihten silinmek istenenler de “Ben de varım, biz de varız” diye ortaya çıkar. Şu bir gerçek ki Türkiye’nin demokrasisi dışlananların ve ezilmişlerin elinde; onların haklı talepleri karşılık bulduğunda, anayasa ortak bir bilinçle yazıldığında Türkiye’nin sosyal, siyasal ve toplumsal depremleri azalabilir, güçlü ve daha çok yaşanılır bir ülke haline gelebilir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.