Güney yarımkürede yaşamıyorsak, yeni yıla doğru mutlaka kar yağar; hatta bu yıl yağmayacak dediğinizde ansızın bastırıverir ve iri pelteli kar sokak lambası altında uçuşur. Diyarbakır’ın önce Bağlar, sonra Ofis semtinde yeni yetme bir ergenken, devrimci hareketin yükseliş dönemiydi. Sağ sol çatışmaları, Kürtlerin ayrışması ve fraksiyon çatışmaları.. ölümler, grevler, boykotlar ve karaborsa yılları... Şivan’ın kasetleri yasak değildi henüz ve onunla coşuyordu gençlik... Tek kanallı siyah-beyaz tv. rap rap askerlerle açılıyor, askerlerle kapanıyordu. Kıt’a dur! Sonrası malum...
Çocukluğumuzda radyo başında geçirilen yılbaşı geceleri, kuzine sobada pişen kestaneler, patlayan mısır, portakal kokusu ve tombala! Bahçesaray, Beytüşşebap, Muş, Erzurum ve şehr-i Diyarbekir ne çok kimsesizdi; ne çok unutulmuştu.. o unutmanın gerisinde cirit atan çirkin devler nasıl da yıkıcıydı ve nasıl da karanlığı soluyorlardı güpegündüz.. ve bastırılmış hayallerimiz tel tel hüzündü gözevlerimizde. Umut dolu seslerin büyüsüne koşuyor, hayal ile gerçekliğin buluştuğu gecelerde ölüme meydan okunuyordu. O zamanlar hiçbir şey bu denli kirlenmemişti ya da biz öyle görüyor, öyle biliyorduk. Öyle ya görmek ve ayırt etmek için yaşamak gerekiyordu, bilinç gerekiyordu ve bilinç de kolay oluşmuyor, sabır istiyordu, emek istiyordu, yürek istiyordu. Yasaklı kitaplar gecelerimizde büyürken, Cegerxwin, Yılmaz Güney, Nâzım Hikmet ve Ahmet Arif ile uzun yolculuklara çıkıyorduk. Ve gözlerine mil çekilen Adiloş Bebeler güneşi gördüler. Öyle ya baskı cesarete dönüşüyor en sonunda.
Yazının devamını okumak için tıklayın.