Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ikinci kez Diyarbakır’a gidişi, Belediye Başkanlığı’nı ziyaret etmesi ve ılımlı bir atmosferin oluşması özlenen bir durum olsa da, “iyi şeyler olacak!” dendikten bu yana neler değişti? Doğrusu böylesine ağır aksak işleyen bir “açılım” kaygılandırıyor. Gerçekçi, cesur ve köklü bir çözüm politikası olmadıkça, siyasal reformlar gerçekleşmedikçe, bu hamur daha çok su kaldıracağa benziyor. İki arada bir derede muğlak tutumlar, oyalamalar, ikili oynamalarla vakit kaybediliyor. Çözüm deniyor, Öcalan ile müzakerelerin yapıldığı kabul ediliyor, sonra geri adım atılıp, doğru zamanda gerekli sözlerden vazgeçip, sil baştan sözcüklerle yerinde sayma devam ediyor... AKP’nin çözümden yana niyet gösterisinde, kendi Kürt’ünü, yaratma politikası var. “Benim Kürt vatandaşlarım” demenin başka ne anlamı olabilir! İçi boş vaatler ve gerisi gelmiyor. “Benim vatandaşlarım” grubuna girenler sadece ve sadece iş ve aş isteyenler olup, anadilinde eğitim görme gibi bir istekleri de olmayanlardır. Oysa son dönemde “benim vatandaşlarım” grubuna girmeyen Kürtler, ne istediğini çok açık bir şekilde ifade etti. Yaşanan bu savaşın sosyo-psikolojik, sosyo-politik ve tarihsel durumunu gözardı etmek, çözümsüzlüğün ta kendisi değil mi? Akıl tutulmasından fırlayan sözcük ve söylemlerdeki ısrarcılıkta, varsa yoksa Öcalan’ın suçluluğuna asılıp kalan köşeci holiganlar oldukça, bu ülkenin üstünde savaş bulutları dağılmayacağa benziyor. Öcalan uzaydan gelmedi, Türkiye koşulları onu yarattı nihayetinde.
Kitleler neden liderlere ihtiyaç duyarlar, kitleleri biraraya getiren dinî ve siyasi liderlerin peşinden sürüklenen ve ölümü göze alanlar için akıllarından şüphe etmek, kandırılmış olduklarına inanmak kendimizi aldatmak değil mi? Her ülke, her toplum ihtiyaç duyduğu her alanda, müzikte, sinemada, edebiyatta ve felsefedeki mitini yarattığı gibi, siyasal alanda da yaratır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.