Sıcak yaz günlerini geride bıraktık. Hüzünlü eylül ayını geride bıraktığımızı sansak da, henüz gerçek bir sonbahara giriş yapmadık. Şeytan tüyleri havada uçuşmaya, balkonlardaki kurutmalıklar hışırdamaya başladığında yazın bittiğine inanırım. Her geçiş süreci gibi mevsimler de acıtıyor yürekleri. Kokusuyla, rengiyle farklı bir harmoninin içine dalış yaptığımızın ayrımına vardığımızda, anılarımızın uyuyan gemilerinde yolculuk yaptığımızı anlatamayız çoğu kez. İçimizde gezinen sıkıntının ve adlandıramadığımız bir hüznün kıskacına sürükleniveririz. Pişmanlıklarla ve keşkelerle kurtulamadığımız, sağlıksız duygu ve düşüncelerin bilinçsiz taşıyıcıları olmakta direniriz.
İşte gerçeklik güneş gibi parıldıyor. Karanlık adamlar, suçlular, katiller, baştanbaşa suça ve pisliğe batmış yollarının rotasını değiştirmek için çırpınıyorlar. Hastalık ve alzheimer numaraları, da kâr etmiyor. Bu halklar her ne kadar yıllarca baskı altına alınıp koyun gibi güdülmüş olsa da, artık gelinen bu aşamada ve hele bu çağda herkes her şeyin farkında. İtirafçılar, konuşuyor, generaller, siyasetçiler ve tanıklar konuşuyor. Bir zamanların en milliyetçi, baba devletçi gazeteci yazarların kem küm edişleri, ıkına tıkına konuşarak demokrasi tellallıkları şaşırtsa da güven vermiyor, tıpkı geçmişle yüzleşme oyunu gibi, öyle bir oyun ki, “Ya şundadır ya bunda..” uzadıkça uzuyor. Son yıllarda, özellikle son üç yıldır çok şey itiraf edildi, her şey belgeleriyle, kanıtlarıyla ortada, yok zifirdi, yok kızıldı, yok Ali’ydi, yok Veli’ydi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.