Halk arasında her ne kadar mart ayı “Dert ayı” olarak anılsa da, mart ayı, fark ediş, başkaldırı ve aynı zamanda katliamları yeniden anımsama ayıdır. Sekizinde kadınlar günüyle başlar, 16’sında Halepçe Katliamı’yla yeniden sarsar, 21’de Newroz ateşi harlanır...
İkibin yılıydı. Diyarbakır Gazeteciler Cemiyeti’nde Newroz resepsiyonunu basan polisler, “Newroz Pîroz Bê!” pankartını öfkeyle indirivermişlerdi. W, X, Q harfleri tehlikeli bombalardı. Ne tutuklamalar, ne mahkemeler, ne de davalar bitiyordu. (Hiç bitmiyor ki!) Onca yıl geçti ve yenice alışıldı Newroz’a! Alışıldı mı acaba? Baskıcı ve inkârcı yönetimler, şiddet yoluyla boyun eğdirir, sefalet ve cehalet durumuna iter, bu süreç çok bilinçli olarak oluşturulur. Bugün kurbanlık koyun gibi yaşlı erkeklere satılan “çocuk” kızlar, eşlerinden böylesine şiddet gören kadınlar, bu savaşın, sömürünün ve karanlığın sonucu değil mi? Burnu ve kulakları kesilen kadınlar, öylesine çaresizler ki,
“İşkencecisini sevmeye başlayan kurban” durumunu yaşıyorlar. Bu savaşa harcanan paralarla, neler yapılmazdı ki! Bu kan gölünde ve köhne değerlerde boğulup hastalanan, vahşileşen erkekler, baskıcı faşist rejimler gibi kadına saldırdıkça saldırıyor. Saldıran, yok etmek isteyen hastadır, saldıran baştanbaşa suçludur. Ve bu zorlu süreçte insanlık tehlikede, kadınıyla erkeğiyle...
Ergun Babahan’ın “Bâb-ı Âli’nin” oyunlarına ve pisliklerine kısmen işaret etmesi önemli.
Yazının devamını okumak için tıklayın.