Gerçek anlamda sanatın ve sanatçının değerini bilmeyen halklar özgürleşemeyeceği gibi, ne tarihleri olur ne de gelecekleri.. sanat bilinci gelişmemiş toplumlarda farklı düşünmek, eylemek zordur. Tehditler ülkesiyiz, herkes herkesi tehdit ediyor işte! Gücü yeten yetene.. ne çeşitlilik biliriz ne karşıtlık, ne öteki biliriz ne halden anlarız, ne geçmişi biliriz ne de geleceği. Kıran kırana kör bir savaşın pençesindeyiz işte!
Birey olabilmenin olanaklarını elde etmenin ilk koşulu, özgür bir ortamın yaratılmasıdır kuşkusuz. Faili meçhuller bittiğinde “şimdi daha az korku var akşama karışan yüzlerde...” diye not düşmüştüm defterime? Karamsarlığa kapıldığımda, Albert Camus ve Cesar Pavese dikilir karşıma. Yanıt ararım. Yaşamlarına son veren Ernest Hemingway, Stefan Zweig, Mayakovski, Virginia Woolf, Sylvia Plath, Ziya Gökalp, Pavese ve Sadık Hidayet... Virginia Woolf, kendine ait odasında beyninde dörtnala koşan atlar, baş ağrıları, ceplerine taş doldurup denize yürüyüşü... Sylvia Plath’ın, güvensizlikleri, bunalımları... Ted’in karşısında kendini gerçekleştirme çabası ve ölüm fobisi... Savaş yıllarında yayımlanan (1942) Sisifos Söyleni beni daha çok ilgilendiriyor. Camus, hüzün yüklü gözleri, kırışık alnıyla hep karşımda: Cezayir’in mistik atmosferini konu edindiği denemeleri, gezi yazıları, buruktur. “Hiçlik...” Medcezir gibidir yüreğinde... Beauvoir’in, Mandarinler’in deki Henry’dir: Tutkulu, özgür, gizemli.
Yazının devamını okumak için tıklayın.