
Pazar günü, Ateşin Düştüğü Yer’i izledim ve bu filmin –ki, bugüne kadar izlediğim, konusunu sömürmeyen, nadir iyi dramalardan biri olduğunu düşünüyorum–, konusu kadın olan 2011 Antalya Film Festivali’nin kadın jürisi tarafından reddedildiğini öğrenince ağzım bir karış açık kaldı.
Ama sadece birkaç saniye.. şaşırmanın ilk anları geçince akıl devreye giriyor çünkü; ulusalcı sosyal demokrat sinema zihniyetinin, töreyi siyasallaştırmadan anlatan bu filmi reddetmesi çok normal görünüyor insana.
İsmail Güneş’in birkaç gün önce vizyona giren Ateşin Düştüğü Yer adlı filmi; bu toplumun egemen kültürünün ve egemen duyarlılık düzeyinin anlaşılması için önemli bir fırsat bence; Antalya’nın ultra entelektüel sinema iradesi tarafından reddedilince, daha başlangıçta bir turnusol işlevi gördü zaten bu film ve daha da görecektir kanaatimce.
Ateşin Düştüğü Yer, siyasallaşmadan, ama siyasi bir bilinçle (homo politicus) insani ve toplumsal duyarlılık alanlarına cesaretle giriyor; bunu yaparken de bize ait yeni bir sinema dili arayışı içinde. Ki, bu çok saygıdeğer ve desteklenmesi gereken bir çaba. Bu ülkenin sinema sanatı için çok elzem olan sinema dili sorunlarını çözmenin, anlatım arayışlarını zorlayan yeni keşiflerde bulunmanın, bize ait (kadim+modern) yaratıcı ifade biçimlerinin peşinde bir film, Ateşin Düştüğü Yer.
Yönetmen-senarist İsmail Güneş, filminin sosyo-kültürel-psikolojik çözümüyle, sinemasal biçiminin çözümünü ideale yakın bir yöntemle buluşturup, bu ikili işi başararak ortaya bir’i çıkarmış; öz, içerik, biçim dengesini –geleceğe umut verecek bir biçimde– kurmuş.
Muğla’nın Fethiye ilçesinde portakal bahçesinde işçi olarak çalışan beş çocuk babası Osman ve eşi Hatice, ansızın rahatsızlanan on yedi yaşındaki kızları Ayşe’yi hastaneye kaldırırlar. Ayşe’nin kalbinde önemli bir sorun olduğu anlaşılır. Ama tetkikler sırasında Ayşe’nin, hamile olduğu da anlaşılır. Aile bunu duyunca yıkılır. Töre gereği, Ayşe öldürülecektir. Böylece, bir gün öncesine kadar kızlarını yaşatmak için mücadele eden aile, öldürmek için planlar yapmaya başlar. Ayşe, bütün ısrarlara rağmen bebeğin babasını söylemez. Osman, amcası Ali, abisi Hüseyin ve kardeşleri ile olayı konuşur, aile kararı kesinleşir. Önce Ayşe öldürülecek, sonra da bebeğin babası bulunacak ve onun için de aynı karar uygulanacaktır. İnfazı bizzat baba gerçekleştirecektir. Amcası Ali’nin eski Amerikan arabasını emanet olarak alan Osman, kızı Ayşe’yi “doğumu yapana kadar kalmak üzere” dayısının yanına götürmek bahanesi ile yola çıkarır. Yolculuk, Antalya Kalkan, Kaş ve Elmalı üzerinden Konya’ya uzanacaktır. Yolculuk sırasında baba-kız arasında küçük aksilik ve kazalarla gelişen sıcak ilişki, ölüm seyahatini bambaşka bir boyuta taşır.
Filmde, Ayşe’nin babası Osman’ı canlandıran Hakan Karahan, mükemmel bir oyun çıkarıyor, tek kelimeyle kusursuz.
Ayşe rolündeki Elifcan Ongurlar, ilk defa kamera karşısına geçmesine rağmen çok etkileyici bir iş çıkarmış. Kurban olma halini o derece içselleştirmiş ki, izlerken sarsılıyor insan.
Anne rolündeki Yeşim Ceren Bozoğlu da öyle.. oyunuyla dramanın dayanağı olmuş adeta.
Kısaca, görüntü yönetmeninden (Ercan Yılmaz), müziğine (Saki Çimen), oyunculuğundan rejisine kadar değerli bir film Ateşin Düştüğü Yer.
Aynı zamanda da sıradışı.
Türkiye’nin kültür egemenlerinin –özellikle sinemada– kolay kolay kabul edemeyecekleri, hatta hazmedemeyecekleri bir namus cinayeti konu çözümünü, resmî ulusal ve sosyal demokrat bakış açısı dışında ortaya koyduğu içindir ki zaten, bu film 48. Antalya Film Festivali’nde kabul görmemiştir; bana göre KADIN SORUNU (töre) ile ilgili en şablonik olmayan, en ezberci olmayan, bu büyük soruna aynı zamanda merhamet ve vicdanla yaklaşarak kurban ve katilini insani derinliklerde buluşturan Ateşin Düştüğü Yer, bu sıradışı anlatımı yüzünden, kadınlardan müteşekkil jürinin seçim listesinde yer almamıştır.
Ne yazık ki, yıllara dağılmış ve birikmiş olan bu egemen kültür anlayışı (ya da anlayışsızlığı), sinema alanında böyle bir filmin peşine düşecek bir seyirci kitlesini de üretmemiştir. Bu nedenle de Ateşin Düştüğü Yer, şayet çok az sayıda bir seyirci kitlesiyle buluşursa (ki, bu doğal bir sonuçtur bu şartlarda), bu durum filmin başarısız bir film olduğunu değil, Türkiye’nin egemen kültür anlayışının başarısızlığını kanıtlayacaktır.
Seyirci bu tür duyarlılıklardan özellikle 12 Eylül’den sonra uzak tutuldu zaten.
Bu bir körleşmedir işte.
İsmail Güneş gibi sinemacılar (ki, çok az sayıdalar) bu sonuçları bile bile, adeta bir sinema aktivisti olarak yollarına devam ediyorlar çok şükür ki.
Ateşin Düştüğü Yer, bana göre çok boyutlu incelenmesi gereken bir film.
Bu arada, 48. Antalya Film Festivali’nin kadın jürisi de bu filmi yeniden ele alsa iyi olur derim ben, dalgınlıklarına gelmiş zahir!
Yönetmen İsmail Güneş bu filmiyle, bir zihniyeti çatlatmış durumda.
Ateşin Düştüğü Yer, mutlaka izlenmeli bence.