Konuşmalar tam bir kaos!
Taraflar, konuşulan konuya, fikre ve duruma odaklanmayı başaramıyorlar.
O yüzden de ortak bir yorumda buluşamıyorlar bir türlü.
Hepsi kendi kafasındaki takıntıyı seslendiriyor zira. Sanki seyirci için yapılmamış o program, seyirci için bir araya gelmemişler de; kendi kendilerine oturmuşlar, sağa sola telefon edip, akıllarına geleni soruyorlar.
Müge Anlı ile Tatlı Sert‘e rastladım yine. (Her sabah saat: 08.45’te atv‘de yayınlanıyor.)
Hilal Cebeci tesettüre girmiş.
Müge birdenbire “Ulu Önder, tarikatları, dergâhları kapattı, gerçi kapatılamadı hâlâ ama” dedi, sonra “kapatıldı, ama kapatılamıyor..” gibi bir şeyler geveledi.
Hilal Cebeci de “Ben de severim Atatürk’ü, adım bile Hilal, tarikattan filan da anlamam” diye sızlandı.
Müge, “Ben de anlamam” dedi.
Programın daimi konuğu pozisyonundaki Prof. Dr. Arif Verimli söz aldı bu arada, “Hilal Hanım, ben kandırılmış hissediyorum kendimi” dedi kırgın bir sesle.
(Ali Hoca, Ali Hoca, söyleyin lütfen, sizce bu TV yazarlığı işinde ne kadar daha aklıma mukayyet olabilirim ben?)
Sabah sabah, ne bu yavu?
Müge Anlı, tarikat işinden anlamıyorsa, konuyu niye açıyor?
Hilal Cebeci anlamıyorsa, niye tesettüre giriyor, babaannelerimiz anneannelerimiz gibi yapsın ibadetini; bağlasın normal başörtüsünü, namazında, niyazında otursun işte, kime ne.
Arif Bey de, niye kişisel alıyor meseleyi, o programda bir bilim adamı olarak bulunuyorsa, herkes için toplumsal bir çözüm üretmek için oradaysa, kitleye yönelik tespitler, mesajlar ve kıssadan hisseler söz konusuysa şayet, o zaman neden durumu kişisel alıyor?
Arif Bey’in dediği gibi bir kandırılma durumu varsa eğer, bu da kamunun, televizyon seyircisinin kandırılmasıdır her şeyden önce, kişisel ölçekte bir kandırılma değildir yani!
Sabah programları oldukça ehliyetsiz programlar olarak ortaya çıkıyor. Ve bu ehliyetsizlik gittikçe derinleşiyor. Aslında sonra derece ciddi konulara değiniliyor zaman zaman; bilimi, ilimi ilgilendiren konular bunlar.
Kanal yöneticilerinin bu zafiyette ve niteliksizlikte, sorumluluk payları son derece büyük ve önemli bence.
Donanımsız, kültür birikimi oldukça yetersiz sunucuların yönlendirmesine ve yönetimine bırakılmayacak derecede ciddi bir kamu karşılaşması bu programlar.
Bir e-mail, vefa ve Pakize Suda’nın yazısı
Hiç kuşkuya mahal yok, e-mail fobisi var bende!
Bilgisayarımı açıp da birikmiş e-mailleri görünce buz gibi soğuyorum hayattan. Bazen paniğe kapılıp “tümünü seç”i işaretleyip, sonra da “sil”i tıklıyorum ya.. o dakka beni görseniz, bana ben demezsiniz yeminle. Adrenalin kreşendo.. hani süratli bir arabayla yokuş aşağı inerken bir iç çekilmesi, bir boşluğa yuvarlanma, bir her şeyden kopuş hissiyatı yaşanır ya, işte öyle bir tuhaf olma hâli sarmalıyor beni.
Sonrasında bir huzur.. Outlook’ta tertemiz bir gelen kutusu.
Ohh!
Ruha küşayiş, zihne özgürleşme.
Herkese tavsiye ederim, maillerinizi okumayın, Blackberry’lerinizi bilhassa toplum içinde cikcikletmeyin, kafanızı cep telefonuna gömüp, her salise mesajlaşmayın yavu, Allah korusun kambur olursunuz sonra!
Ama derken, bir gün erken, tam da e-maillerimi sonsuzluğa doğru uğurlarken, biraz ağırdan almış, gecikmiş bir posta düşmez mi bing diye gelen kutusuna?
Düşer, düştü de.. tek bir posta olduğu için pek boynu bükük, pek yalnız ve çaresiz duruyordu posta kutusunda, konu da tek kelimeyle açıklanmıştı ve hayli damardan görünüyordu: Vefa.
Göndereni tanımıyordum, beni neden seçip, bu konuyu neden bana açtığını da bilmiyordum; ama kim olduğunu bilmediğim okurun e-mailinin konusu o kadar çekiciydi ki, dayanamayıp tıkladım ve hayatım değişti desem.. ah yok mu, tam burada bunu desem, yıllardır bu iki kelimeyi sarf edebilmek için beklediğim fırsatın tadını çıkarmış olurdum ama olmaz şimdi, bir kere üşenirim; zira olanları abartmak, okuyanları inandırmak için gittikçe daha inanılmaz ve şaşırtıcı hâle dönüştürmek gerekir konuyu o zaman; ki, buna daha da çok üşenirim; meşrebime de uymaz ayrıca bire bin katmak, neticede bir kuru maaş için bu kadar eğilip bükülmenin de anlamı yoktur hani.
Uzun lafın kısası, pek de kısa olmadı ya, her neyse sadede gelecek olursak, ve posta kutumda yalnız gezen bir yıldız gibi parıldayan vefa konulu maili açarsak.. içinizde yatırlara mum filan adayanlarınız olmuştur herhalde şu ana kadar ama, sizi şaşırtıyorum ve maili aynen yayınlıyorum, mum paraları da yanınıza kar kalsın.
(Mailin tarihi eskiydi biraz, posta kutumu yeni açtığım için yeni düşmüştü anlaşılan, bu hususa bir kere daha dikkat çekelim dedim.)
“Merhaba, ben iletişim fakültesinde son sınıfta okuyorum. Sizin yazılarınızı ilgiyle izliyorum hayat ve insan konusunda düşündüğünüzü hissediyorum yazılarınızdan. Dün Pakize Suda’nın, Sezen Aksu’nun köpeği Cano’nun ölümüyle ilgili bir yazısını okudum ve belki okumamışsınızdır diye size de gönderiyorum. İkisinin de İzmirli olduğunu ve arkadaş olduklarını biliyoruz. İnsan arkadaşına en acılı gününde böyle bir yazı yazar mı? Sanki daha çok canı yansın ister gibi. Çok şaşırdım bunu neden yapmış olabilir, fikrinizi almak istiyorum. Onlar çocuktan arkadaş değiller mi?”
Ekteki dosyayı açtım, Pakize Suda’nın yazısını okudum. Akılla yazılmış bir yazıydı, içine duygunun hiç karıştırılmadığı, genel doğrulardan bahseden bir yazı işte.. (Ah Descartes hiç yatacak yerin yok senin, bu akıl işlerini sen bela ettin insanlığın başına..)
Sonra okurun postasındaki konu hanesine yazdığı o tek sözcüğe takıldı gözüm tekrar: Vefa.
Bana gönderdiği notun içinde vefadan hiç söz etmiyordu oysa.
Çok etkilendim.
Mailine cevap vermedim.
Bana yazması beni gururlandırmıştı.
Ona buradan, sevdiğini söylediği bu sütundan cevap vermek istedim.
“Amicus certus in re incerta cernitur”.
“Gerçek dost, kara günde belli olur!” diyor Cicero.
Bana göre ise, vefa aslında hayvanlara mahsustur sevgili okur, insanların ise sadece bilge mertebesine erişmiş olanlarında rastlarız vefaya, gerçek dostluk da zaten bilgelik içermez mi?