
Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmi, en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday adayı olamadı.
Buna şaşırmadım.
Bu filmin, en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday adayı olamayacağı benim için çok açıktı çünkü.
Ve –Allahtan– sinema eleştirmeni filan olmadığım için bu konuda düşündüklerimi 30 eylül tarihli Telesiyej’de yazmıştım; yani Oscar’da Türkiye’yi temsil edecek filmin seçilmesinden ve açıklanmasından tam bir gün önce.
Oscar’dan gelen kötü habere hiç şaşırmamam bundan.
Şaşırdığım şey, Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmini, Türkiye’yi temsilen Oscar’a gönderen jüri üyelerinin kolaycılığı, sığınmacılığı; bu jüri üyelerinin, Cannes Film Festivali’nin onayını almış bir filme eleştirel bir bakışla yaklaşma cesaretini gösterememeleri.. belki de böyle bir eleştirel bakışlarının hiç olmayışı.. “Fransa’da seçildiyse, Amerika’da haydi haydi seçilir elbet! Seçilmezse de seçilmesin, referansımız Cannes’dan nihayetinde” gibilerinden bir yaklaşımın konforuna sığınmaları şaşırtıyor insanı.
Bir sinema jürisinin çoğunluğunun sinema eserleri uzmanı olması gerekir. Tek bir kriter vardır çünkü; o da, seçilecek filmin sanat değeri taşıyıp taşımadığıdır. Jürinin bakması gereken budur; yoksa filmin hangi festivallerde ödüllendirildiği değildir önemli olan. (Batı’nın seçimi –ki bunun nedenlerini sorgulamayalım şimdi–, bizim seçimimizi neden belirlesin ki? Ama belli ki fena halde belirliyor!)
Oscar’da Türkiye’yi temsil etmek üzere seçilecek adaylar arasında Derviş Zaim’in Gölgeler ve Suretler filmi de vardı.
Oscar’a gönderilecek olan film açıklanmadan önce yayımlanan Telesiyej’i hatırlatmak isterim:
“Türkiye’yi Oscar’da nasıl bir film temsil etmeli? Bir Zamanlar Anadolu’da filminin mi, yoksa Gölgeler ve Suretler’in mi sinematografisi, sanatı, özü, içeriği, biçimi, toplam bir kalite sunuyor, siyasi/insani bir duruş sergiliyor? Bana göre, Oscar’da en iyi yabancı film dalında Türkiye’yi temsil edecek adayın sanatsal gücünü oluşturan unsurlar arasında ‘homo politicus’luğun da bulunması gerekir. Hatta bu unsur ön planlarda belirleyici bir yapısal rol almalıdır bence. Zira bu coğrafyada olup bitenleri, yaşananları temsil edecek bir sinema eserinin, sosyo-kültürel-politik arenadan beslenmesi ve seyircisine (dünya seyircisi dâhil) –belki de– diğer coğrafyalardan çok farklı bir bilinç algılatması söz konusudur; çünkü bu coğrafya, bugün de olduğu gibi neredeyse tüm tarihi boyunca insanı, toplumu, tarihî ilişkileri siyasi bir kavrayışla hem değerlendirmiş, hem de çeşitli ifade biçimleriyle eleştirerek dışa vurmuştur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.