Ben çok değiştim son günlerde, görseniz bana ben demezsiniz.. o derece yani.. bir Hasan Bülent Kahraman sendromu ele geçirdi benliğimi; sanatın edebiyatın her türlüsüne vakıf olma arzumu dizginleyemiyorum bir türlü. İstiyorum ki sadece televizyon, magazin neyin yazmayayım; ben de üstat gibi icabında resimden heykelden bahsedebileyim inceden inceye; yeri geldiğinde edebiyattan, felsefeden dem vurayım birazcık; pek haz etmem ama, ara sıra bir enstalasyondan söz edeyim hafiften mesafeli.. halbuki otur televizyonunu seyret değil mi? Iıh, yapamıyorum. Bir kültür buhranına kapılmış gibiyim. Çehov’u bırakıyorum, Perihan Mağden’i alıyorum elime, onu bitiriyorum bir nefeste, Özdemir Asaf’ın yeni çıkan mektuplarına başlıyorum, olmadı atıyorum kendimi sokaklara, Pera Müzesi’ne gidiyorum; yeni açılan Picasso sergisini geziyorum. Doymuyorum sanata edebiyata, doymuyorum.. sanırsınız ki bir televizyon yazarı değilim ben, bir kültür sanat duayeniyim söz temsili.Hangi dizi bana bu kadar dokundu acaba? (
Unutulmaz olabilir mi?) Ben bu illete ne zaman, hangi dizi yüzünden yakalandım? Elif bütün bunların farkında; teşhisi koydu bile, gıcık gıcık gülerek; fazla tv seyretmekten post travmatik stres bozukluğu dedi.
İnternette araştırdım. Post travmatik stres bozuklukları; trafik kazası, çatışma, tecavüz, yangın gibi insanı korkutan, fizik bütünlüğünü tehdit eden olaylardan sonra gelişen birtakım semptomlarmış. Açık açık aşırı televizyon seyretmek demiyor gerçi ama, tecavüz maddesi bununla ilişkilendirilebilir belki. Kötü diziler insanın ruhuna, zevkine, estetiğine, yargılama gücüne tecavüz etmiyor mu? İşte bu noktada Çehov’a sarıldım ben. Kapattım televizyonu, yeni yayımlanan
Sayfiyede adlı hikâye kitabını okumaya başladım (sizinle de paylaştım önceki gün) ve böylece yoldan çıktım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.