Avrupa Birliği neredeyse unutulmaya terk edilmişken Avrupa Parlamentosu’nun son raporu ile gündemin ilk sıralarına çıkıverdi. Ama pek de ‘hayırlı’ nedenlerle değil. Geçen yıl AB Komisyonu 2010 İlerleme Raporu yayınlandığında, ““eskiden AB raporları hep ‘yanlı’ bulunup reddedilirken, özellikle müzakereler başladıktan sonra eleştirilerin daha soğukkanlılıkla karşılanmaya başlandığını ve politikalarımızın bu raporlardaki değerlendirmelerle örtüştürülmeye çalışıldığını" yazmıştım.
Meğer bu izlenimim biraz erken ve fazlaca iyimsermiş.
Başbakan bu defaki AP raporunun sadece metnini değil, hazırlayanlarını dahi 'dengesi' buldu diye damgaladı. Bazı hükümet üyeleri ‘bezirgan mantığı’ndan bile bahsettiler. Dışişleri de raporu 'tek taraflı gerçeklerle bağdaşmayan ve kabulü mümkün olmayan unsurlar içeren' bir belge olarak niteledi.
Başbakan’ın ‘Rapordaki ifadelerin ülkedeki basın özgürlüğünü anlatmadığı, gazetecilerin hiçbirinin yazdıkları nedeniyle içeri girmediği, salt organize suçlarla ilgili fiilleri için tutuklandıkları’ şeklindeki ifadelerinden bu tepkilerin esas hedefinin raporun basın özgürlüğü ile ilgili eleştirileri olduğu aşikar.
Halbuki aslında gerek Avrupa Parlamentosu’nun geçen yılki raporunda, gerek AB Komisyonu’nun Kasım 2010’daki son İlerleme Raporu’nda bu konuların hemen hepsi yer alıyor.
Bu raporlarda yine Türkiye’deki mevzuatın ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlamasından ve baskı aracı olarak istismarından şikayet ediliyordu. Yine gazeteciler hakkında açılan davaların çokluğundan yakınılıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.