Bundan bir süre önceki bir yazımda dış politikamızda son dönemde yaşanan olumlu gelişmeleri överken, eski bir diplomat olarak bu önemli adımlarda rol alan meslektaşlarıma gıpta ettiğimden, “keşke şimdi görevde olsaydım” dediğimden bahsetmiştim.
Şimdi o kadar emin değilim.
Çünkü bugün kendimi bakanlıkta bizzat bu hükümetin heyecan verici dış politika açılımlarını hayata geçirmek için hevesle çalışan bir meslek memurunun yerine koyduğumda çabalarımın bir anda boşa çıkıp çıkmayacağını kestiremezdim. Arkadaşlarımla beraber geceyi gündüze katarak yazdığımız konuşma notlarının, anlaşma taslaklarının, yaptığımız sayısız diplomatik temasın başbakanın bir beyanıyla bir anda geçersiz kalması olasılığını zihnimden silemezdim. En çok da Ak Parti iktidarının da katıldığı milliyetçilik yarışı yüzünden diplomatlar olarak görevimizin açılımları uygulamaktan çok popülizmin dış politikada yaptığı hasarları sınırlandırmaya çabalamaktan ibaret kalacağından endişe ederdim.
Bu endişelerimi tetikleyen en çarpıcı örnek Ermeni meselesinde hükümetin sergilediği son tutum ve Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’de kaçak olarak çalışan Ermenistan vatandaşlarının sınır dışı edilebileceğinden bahsetmesi olurdu tabii ki.
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin ve İsveç Parlamentosu’nun soykırım kararlarına verilen aşırı tepkilerin dış politikamızın yeni barışçıl yüzünü kararttığını tekrara gerek yok. Soykırım tezini siyasi ve ekonomik şantajla bastırmaya çalışmanın anlamsızlığını hatırlatmaya da. Bu tehdit politikasının ancak yakın çıkarlarını gözeten yabancı hükümetler üzerinde –o da şimdilik- etkili olduğuna işaret etmeye de.
Yazının devamını okumak için tıklayın.