Geçen hafta Batı’nın İran nükleer kâbusuyla mücadelesi yine ön plandaydı.
Tahran’ı uranyum zenginleştirme programından vazgeçirmek için umutlar şimdi her zamankinden daha fazla bu ülkenin petrol sanayiine dönük yaptırımların ağırlaştırılmasına bağlanmış gözüküyor.
Bu yönde öncülüğü yapan ABD İran Merkez Bankası ile iş yapan üçüncü ülke şirket ve bankalarına yaptırım uygulama kararını aldı. AB ise bu ay sonunda İran’dan petrol ithalatını tamamen yasaklayacak bir karar almaya hazırlanıyor.
Bu önlemler uygulamaya konduğunda İran’ın petrol ihracatında önemli güçlüklerle karşılaşacağı ve ekonomisinin büyük darbe alacağı muhakkak. Nitekim İran riyali şimdiden düşüşe geçti.
Bir yandan Batı’nın artan baskısı, diğer yandan en yakın müttefiki Beşşar Esad’ın düştüğü durum nedeniyle Arap Baharı’nın bir ‘kaybedeni’ olarak bölgede yalnızlaşmakta olması İran’ın ‘köşeye sıkıştırılma’ sendromunu had safhaya taşıyor.
İran’ın yanıtı nükleer silah emellerini hemen çöpe atmak gibi gözükmüyor şimdilik. Rejimdeki iç rekabetleri de yansıtır biçimde bazen katı politikalarla bazen de uzlaşmacı adımlarla fırtınayı atlatmaya çalışıyor.
Bir yandan yaptırımlara misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı kapamakla tehdit ediyor. Askerî güç gösterilerine girişiyor, manevralar yapıyor, füzeler fırlatıyor. Körfezde seyreden ABD uçak gemisinin bir daha o sulara gelmemesi uyarısını yapıyor. Bu arada ilk nükleer yakıt çubuğunu imal etmekle övünmekten ve yeni korunaklı tesisler kurduğunu ilan etmekten de geri kalmıyor.
Diğer yandan önce nükleer müzakerecisi Celili’nin ağzından Batı ile müzakerelerin tekrar başlaması önerisinde bulunuyor. Sonra Dışişleri Bakanı Salihi, Davutoğlu’nun son Tahran ziyaretinde bu konudaki istekliliklerini yineliyor.
Bunun yanında İran bölgedeki sıkışıklığını daha çok mezhep eksenli politikalarla aşma peşinde.
Yazının devamını okumak için tıklayın.