Fransız Meclisi’nin Ermeni soykırımının inkârının cezalandırmasını öngören Boyer tasarısını kabulüne tepkiler her türlü ölçüyü aştı. Bir yanda “lekesiz Türk tarihi” övünmeleriyle inkârcılık doruğa çıktı. Diğer yanda Fransa’yı eleştirme yarışı Cezayir soykırımı açık arttırması, “babana sor” çağrısı, Kanuni’nin François’ya mektubunun kıraatı popülizmiyle en uç noktasına ulaştı.
İfade özgürlüğünü sınırlaması bakımından tasarı sakat. Sarkozy’nin oy avcılığının ürünü olduğundan da şüphe yok. Ancak kopardığımız fırtına meselenin özünü değiştirmediği gibi, tasarının Fransız Senato’sundan geçip kanunlaşmasını önleyebilecek gibi de gözükmüyor.
Meselenin özünü değiştirmiyor. Çünkü –yirmiden fazla ülke gibi– Fransa zaten 2001’de Ermeni soykırımını resmen tanımıştı. Hiddetimiz soykırımın kabulüne ise on yıl kadar geç kaldık sayılır. Kaldı ki o zaman gösterdiğimiz tepki sonra bu ülke ile ilişkilerimizdeki bahar havasını engellememişti. Bugün bu kadar esip savurmamızda muhtemelen hükümetin zirve yapan özgüveni yanında Sarkozy’ye duyulan kızgınlığın rolü var.
Tasarının kanunlaşmasını önlememiz zor. Çünkü Boyer tasarısı AB’nin 2008’de kabul ettiği ve üye ülkelerin mevzuatlarında ırkçılık ve yabancı düşmanlığını, bu arada da soykırım suçunun inkârını cezalandıran hükümlere yer vermelerini öngören bir çerçeve yönetmeliğine dayandırılıyor. Yani bir AB yükümlüğünün yerine getirilmesi sayılıyor.
Daha da önemlisi bu yasa çıkarsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da uygun bulunabilir. Zira Avrupa hukukunda nefret suçları nedeniyle düşünce özgürlüğünün kısıtlanabileceği kabul görüyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.