Cumhurbaşkanı Gül’ün İngiltere ziyareti her bakımdan başarılıydı. Britanya saray protokolü Türkiye’nin yükselen prestijine yakışan bir çerçeve oluşturdu. Ziyaretin medyatik etkisi uzun süre unutulmayacak gibi. Ama biçimsel yönü yanında ziyaretten arda kalacak en önemli husus muhakkak ki Cumhurbaşkanı’nın AB ve özellikle Kıbrıs sorunu hakkındaki beyanları.
Dış politika ile ilgili yaklaşımları genellikle ılımlı olan Gül’ün bu defa sözünü sakınmadığını görüyoruz. İngiliz muhataplarına da ilettiğini söylediği beyanları, Erdoğan’ın geçen temmuzda KKTC’de “Bıçak kemiğe dayandı” çıkışından da keskin ve kesin.
Cumhurbaşkanı’nın “Eğer samimiyseniz 2012’nin ilk altı ayında adımlar atın. Sonra iki ayrı devlete gider, bizim tanıdığımızı siz de tanımak zorunda kalırsınız” ifadesi AB’ye ve Rumlara hem çözüm için bir son tarih veriyor hem de bu tarih geçerse KKTC’yi tanıma zorunluluğunu yüklüyor.
Aslında bu ültimatomvari çıkış hükümetin bir süredir Kıbrıs’ta yürüttüğü ‘çözümü zorlama’ politikalarıyla uyumlu. Ama Cumhurbaşkanı’nın AB’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumu nitelemek için kullandığı sıfat ve Güney Kıbrıs’a “yarım ülke” demesi de eklenince sanki AB’yle ilişkilerde her türlü kriz riski göze alınmış gibi.
İktidara ve Cumhurbaşkanı’na AB’ye karşı bu ‘yukarıdan alma’ gücünün ve özgüveninin nereden geldiği belli. Başta kriz halindeki Avrupa’ya karşı üstünlük hissi veren ekonomik performans geliyor elbette. Dışta ise artan uluslararası görünürlük, bu arada Arap Baharı sürecinde ‘model’ gösterilmenin gururu var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.