Kürt sorunu dış politikamızın da en önemli etkeni haline geldi. Siyasi çözümü şimdilik ikinci plana atıp ‘terörle mücadele’ye kilitlenen hükümet dış ilişkilerimizin odağına PKK’yı yerleştirmiş gözüküyor. PKK’yla mücadelede yabancı ülkelerin işbirliğini sağlamak, ya da bu örgüte verdikleri varsayılan destekten vazgeçmeye ikna etmek diplomasimizin en önemli uğraşı bugün.
Bölgemizde, Suriye’ye ve büyük ölçüde İran’a bakışımızı bu ülkelerin PKK’ya destek olasılığı koşullandırıyor. Irak ve tabii ki Kuzey Irak ile ilişkilerimizdeki ana tema malum: PKK ile mücadelede işbirliği. İsrail’den rahatsızlığımızın bir nedeni de ‘terörü alttan alta teşvik etmesi’ kuşkusu.
ABD ile bahar dönemi yaşamamızda en önemli unsur PKK’yı ‘ortak düşman’ sayması ve örgütle savaşta destek vaatleri. Medyadaki ‘Predator’ fotoğrafları ilişkilerimizin sağlamlığının ana simgesi.
Avrupa cephesinde ise temaslarımızda AB üyeliğimizden çok PKK’ya verilen destekten şikâyetlerimiz gündemde. Başta Almanya ve Fransa’nın örgütün faaliyetlerine göz yumdukları ve buna ‘artık’ bir son verilmesi gerektiği eskiden de ifade edilirken bu defa sesimiz çok daha yüksek ve sert çıkıyor.
Daha genel olarak Kürt sorunu dış dünyada görünürlük ve prestiji artan Türkiye’nin en zayıf noktası olarak sıkça gündeme getiriliyor. Bölgesel –hatta küresel– güç olma iddialarımızın önünde en önemli engel olarak gösteriliyor. ‘Kendi evine düzen veremeyen’ bir ülkenin örneğin Arap uluslarına nasıl ‘örnek’ olabileceği sorgulanıyor. Özellikle, Kürt sorununda siyasi çözüm yerine şiddet politikalarına kapılmanın Türkiye demokrasisinin sağlıklı bir ‘model’ olma şansını azaltabileceği üzerinde duruluyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.