Bir yıl kadar önceki bir yazımda Türkiye’nin demokratikleşmesine koşut olarak dış politikasının da demokratikleştiği konusunu ele almıştım. Özellikle AB sürecinin etkisiyle ve Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle seçkinlerin dış politika üzerindeki tekelinin kırıldığına, toplumdaki tercihlerin bu alana da yansımaya başladığına değinmiştim.
O yazıda dış politikanın demokratikleşmesinin demokratik bir ülke için doğal ve iyi bir şey olduğunu vurgularken, kamuoyu eğilimlerinin dış politikaya yansıtılmasının sınırlarının da bulunduğunu belirtmiştim. Bu çerçevede ‘demokratik’ dış politika ile ‘popülist’ dış politika arasındaki çizginin inceliğine değinmiştim.
Bu tesbitlerden hareketle yazımın bir amacı da o zamanlar Ak Parti hükümetinin bir yandan –Ermenistan açılımı gibi- Türkiye’nin önünü açacak olan fakat kamuoyu desteği az atılımlarda hevesinin kaçtığına, diğer yandan muhafazakâr ve milliyetçi kesimlerden alkış alan dinî veya etnik renkli girişimlere ağırlık verdiği algısının oluştuğuna dikkat çekmekti.
Şimdi artık seçimlere iki aydan az bir süre kalmışken dış politika alanında iktidarın ‘popülizmin dayanılmaz çekiciliğine’ kendini daha fazla kaptırması şaşırtıcı olmazdı. Nitekim Başbakan’ın Strasbourg konuşmasından sonra bazı sorulara verdiği, milliyetçi çevrelerin Batı ve Avrupa kompleksini gıdıklayan yanıtlar genellikle seçim yatırımı olarak yorumlandı.
Ak Parti’nin 2011 Seçim Beyannamesi’nin dış politika bölümünün bazı yönleri de galiba sözünü ettiğim bu ‘demokratik dış politika’ ile ‘popülist dış politika’ arasındaki ince çizgiyi zorluyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.