Başbakan Erdoğan yakınlarda verdiği bir demeçte ‘Ermeni sorunu’ konusunda kimsenin Türkiye’ye kendi hafızasını dayatamayacağını, Türkiye’nin de başkalarına kendi hafızasını dayatmadığını söylemişti. Bugün ‘Türkiye’nin kendi hafızasını’ resmî ideolojinin şekillendirdiği giderek daha fazla anlaşılıyor.
Daha çok ‘unutturmaya’ dayalı bu sanal hafıza inşası Ermeni sorununun toplum tarafından içselleştirilmesini önlemiş, bir dış politika konusuna dönüştürmeyi başarmıştı. Bu sorun hep Türkiye’yi zayıflatmak için dış güçler tarafından dayatılan bir yapay sorun olarak takdim edildi. Resmî politikamız ‘soykırım iddialarını inkâr’ ve savunma temeline oturtuldu. Bu görev de hemen hemen bütünüyle başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere dış politika aktörlerimize yüklendi.
Hükümetin cesur Ermenistan açılımı ve Erivan ile imzalanan protokoller bu çerçevede kalan fakat yine de soruna yeni bir ufuk kazandıran bir girişimdi. Türkiye’nin bu adımdaki başlıca amacı Ermenistan ile normalleşme sürecini etkilememe gereğine işaret ederek ABD başta olmak üzere dış dünyada soykırım konusunun dış politikamız üzerindeki baskısını hafifletmekti. Ama en azından Türkiye ve Ermenistan toplumları arasında yakınlaşma resmen de teşvik ediliyordu.
Evet, şimdi Protokoller dondu. ‘Resmî normalleşme’ askıda. Daha Zürih imzası kurumadan Başbakan Erdoğan’ın Azerbaycan’ın ve içte milliyetçi çevrelerin baskısına dayanamayıp Protokolleri Karabağ meselesinin halline bağlamasıyla süreç zaten tökezlemişti. Bir yandan böyle bir ön koşul koyarken diğer taraftan Protokollere bağlılığımızı iddia etmemiz fazla inandırıcı olamadı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.