Herhangi bir hukuki metin gibi devletlerarası anlaşmaların lafzı kadar ruhu da önemlidir. Lafzın yorumu anlaşmaya götüren ruhun ışığında yapılır. Bu ruhta değişiklik olduğunda ise en sarih metinler bile farklı yorumların kurbanı olabilir.
Geçen yıl Zürih’te imzalanan Türkiye-Ermenistan Protokollerinin ruhunun çekirdeği tarafların ilişkilerini normalleştirme iradesiydi.
Bu ruha zarar gelmemesi için de protokoller kaleme alınırken aradaki anlaşmazlıkların ön plana çıkarılmamasına, bir anlamda ‘paranteze alınmasına’ özen gösterilmişti. Diplomasinin ‘yapıcı muğlâklık’ yöntemi benimsenmişti.
Protokollerin esas amacı ise aradaki anlaşmazlıkları çözmek değil bunların çözümü veya hafiflemesi için gerekli ortamı oluşturmaktı.
Zaten protokollerin iki ülkenin parlamentolarından geçmesi de ancak anlaşmazlıkların çözümünün ön koşul haline getirilmemesiyle mümkün olabilirdi.
Ama protokollerin ruhu daha imzasının mürekkebi kurumadan darbe yemeğe başladı. Başbakan Erdoğan “Karabağ sorunu çözülmeden Ermenistan ile sınır açılmaz” deyiverdi. Azerbaycan’ın sanki Ermenistan ile müzakerelerden haberi yokmuşçasına kopardığı patırtının ve içteki çoğunlukla ‘ulusalcı’ kamuoyunun etkisiyle takındığı bu tavrı sonra defalarca yineledi. Normalleşmenin Azerbaycan-Ermenistan ihtilafının çözümüne katkı yapması beklentisini tersine çevirdi. İhtilafın çözümünü normalleşme için ön koşul yaptı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.