“Şenlendirici” sahnelerde takılmış bir soyadı değil, ailede kuşaklardır süren müzik geleneğinin nüfus kütüğüne işlenmiş hali... Şaka gibi ama 34 yaşındaki Hüsnü Şenlendirici bu yıl müzik yaşamında 30’uncu yılını kutlamaya hazırlanıyor.
Şenlendirici’nin İzmir Bergama’da bir Çingene mahallesinde dört yaşındayken başlayan klarnet macerası okul başlayınca tatil dönemlerinde İstanbul’da restoran ve pavyonlarda sürdü. Önce perküsyoncu Okay Temiz’in grubunda yeralan Şenlendirici Laço Tayfa, Brooklyn Funk Essentials, Taksim Trio gibi gruplarla çalmaya başlayınca hem Türkiye’de hem de yurtdışında önemli bir takipçi kitlesi oluşturdu. Ama Türkiye medyasının gündemine düşmesi iki kadının arasında kalmasıyla oldu.
Şenlendirici, bu çalkantılı dönemden sonra çekildiği inzivadan Yunanlı grup Trio Chios’la birlikte yaptığı Ege’nin İki Yanı albümüyle çıktı. “Asıl geri dönüşümü bu yıl yapacağım solo albüme saklıyorum” diyen Şenlendirici aşağıda okuyacağınız söyleşide geçen üç yılda neler yaşadığına dair ipuçları verdi.
Bebek Parkı’nda yanıbaşımızda köpeği Mozart dolanırken, Şenlendirici bizi kendi çocukluğunun ve gençliğinin sokaklarında gezdirdi.
Siz üç yıl önce evliliğinizden, iki kadının arasında kalmaktan, magazinden sıkıldığınızı anlatırken “Artık hür yaşamak istiyorum” diyordunuz. Şimdi kendinizi hür hissediyor musunuz?
Ben evliyken de özgürdüm ama son dönemde biraz daha rahatladım. Ama insanın özgürlüğü sorumluluklarını ne kadar ciddiye aldığıyla ilgili. Çocuklar var, aileler var, dinleyiciler var. Sorumluluklarını ne kadar az ciddiye alırsan o kadar az özgür olursun. Düşünsene şuna (Mozart) su vermen lazım şimdi. O bile bir sorumluluk. Onunla olmak seni engelliyor. Ama bu bana koymuyor. Bana başka bir hürriyet gibi geliyor onunla ilgilenmek. Ben hem hür hem de bağımlı bir adamım.
Şimdi Mozart’ın mamasını suyunu veriyorsunuz. Eskiden de yapar mıydınız böyle şeyler?
Yok yok. Ben daha kalkıp su bile içmedim geçtiğimiz yıllara kadar... Ama sonra sonra...
Suyu hep birileri mi getirip veriyordu?
Annemdi, eşimdi, sevgilimdi, neyse işte... Ben ekmek elden su gölden yaşıyor gibiydim. Çoraplarımı bile bir başkası giydirirdi hep.
Gerçekten mi?
Tabii, öyle alışmıştık yıllar boyunca... Kıyafetlerimi, her şeyimi, baştan aşağı...
Sevgiliniz olmazsa çorabınızı giyemeyeceksiniz yani?
Giyemediğimden değil de... Ben öyle bir adamım işte. Ama artık giyiyorum.
Bu inziva döneminde çorabınızı giymeyi öğrendiniz. Başka?
Yalnız kalamadığımı keşfettim. Tek kalamıyorum. Tek başıma kaldığım zaman huzursuz hissediyorum kendimi. Mozart’ı almamın nedeni bu bile olabilir.
Siz kaç kardeşsiniz?
Üç kardeşiz. En büyük benim.
Size evin şımarık çocuğu diyebilir miyiz?
Tabii canım... Şımarık derken ben biraz fazla sevgiden, sevgi arsızı olmuş olabilirim. Hem anne hem baba sülalem bana çok önem verirler. İlk torun olmak gibi bir durum var. Beni çok severler, fazla severler...
Çocukken ailede şımarıkmışsınız ama dışarıda da içine kapanıkmışsınız galiba.
Biraz evet. O dönem ilkokulu bitirdiğimde gayet sessiz sakin biriydim. Birisi “Nasılsın” dediğinde “İyiyim” diyemiyordum utancımdan. Sonra babam beni eski Galata köprüsünün altındaki restoranlara çalmaya gönderdi arkadaşlarıyla. Sosyal olmam için... Sonra pavyonlar bilmem neler derken... Ben bir açıldım kabak çiçeği gibi bir daha kapanamadım.
Pavyonda bir çocuk olarak gördükleriniz sizi bayağı sarsmıştır herhalde...
Yoo sarsmadı aslında o kadar. Ben müzik camiasının içindeyim 8 yaşımdan beri. Babamın çalıştığı pavyona gidip köşede oturup onları izliyordum mesela. Uyukluyordum ama benim için o, dünyanın en eğlenceli, en güzel şeyiydi. Müzikal camiayla ilintili olan her şey benim için çekiciydi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.