İşkence, tecrit, sürgün, suikast... Güney Afrika’daki siyah hareketin önemli isimlerinden hukukçu Albie Sachs bunların hepsini yaşadı. Bir kolunu ve bir gözünü kaybetti. Buna karşılık “İntikam” diyen yoldaşlarına “O ne demek? Ülkemde demokrasi yerleştikçe benim kolumun yerinde güller bitecek” diye yanıt verdi. Beyazların egemenliğindeki ırkçı apartheid rejimi 1990’da yıkıldıktan sonra yeni anayasanın yapımında görev aldı, sonra da Anayasa Mahkemesi üyelerinden birisi oldu. O mahkeme ki, üyelerinin yarısı eskiden terörist diye aranıyordu, diğer yarısı da teröristlerin avukatıydı. Siyahların efsanevi lideri Nelson Mandela Mahkeme’nin açılışını yapmadan önceki gün arkadaşlarına “En son bir mahkemenin önünde idam kararı için bulundum” diyordu.
Deneyimlerini aktarmak için çok sayıda kitap yazan Sachs dünyanın çeşitli yerlerinde barış süreçleri ve anayasayla ilgili toplantılara katılıyor. Dün İstanbul’da yapılan Yeni Anayasa Yolunda Konferansı’nda da Güney Afrika deneyimini aktaran 86 yaşındaki hukukçu şimdi bir film senaryosu üzerinde çalışıyor.
Beyazsınız ama Güney Afrika’da siyahların özgürlük mücadelesine katıldınız. Nasıl oldu bu?
Mücadelenin içine doğdum ben. Annem, Komünist Parti Genel Sekreteri ve Afrika Ulusal Kongresi’nin (AUK)Ulusal başkanı olan Moses Kotane’nin sekreteriydi. Bana ve kardeşime hep “Çocuklar hadi toparlanın Kotani geliyor” dediğini hatırlarım. Annemin beyaz bir kadın olarak siyah bir adama büyük saygı gösterdiğini görerek büyüdüm. Babam Soli Sachs da ben 6 yaşındayken “Sevgili Albert, büyüyünce özgürlük savaşının askeri ol” diye bir kart göndermişti bana. O da İşçi Sendikası’nın genel sekreteriydi. Benişçi hakları ve ırkçılığa karşı mücadeleyle dolu bir dünyada büyüdüm.
İlk ne zaman eylemlere katıldınız?
17 yaşıma girdiğimde, yerli Afrikalılar tarafından yürütülen Haksız Yasalara Karşı Direniş kampanyasına katıldım. Üniversitede hukuk okudum. Tüm o aktivist gençlerin arasındaydım. O zamanlar çok şiir okurdum. İlginçtir bize ilham veren şairlerden birisi de Nazım Hikmet’ti. Hapishaneden şiirler yazıyordu. Daha sonra ben de hapse girdim. Aynı kültürün parçası oldum.
Sizin hapse girişiniz nasıl oldu?
Adım adım geldi; sabaha karşı polis baskınları, yasaklar, toplantıların engellenmesi. 28 yaşında avukatlık yapıyordum. Bir gün ofisime doğru yürüyorum... Filmlerdeki gibi, birileri eğilmiş ayakkabılarını bağlıyor, birisi gazete okuyor, sonra bu insanlar hepsi bir anda polis oldular, ve beni aldılar, kendimi hapishanede buldum. Beklediğimden çok zordu, çok daha zordu. Üzgünüm ama Nazım Hikmet’in şiirleri o noktada bana yardımcı olmadı. Tecritteydim. 90-gün yasasına göre içeri alınmıştım. Avukata, ailenize, mahkemeye erişemeden 90 gün boyunca sizi tutuyorlar. 90 günün sonunda serbest bırakıldım, bana saatimi, ayakkabı bağlarımı, kravatımı geri verdiler, binadan çıktım. Ama caddeye ulaşmadan beni yeniden tutukladılar. Ne kadar süreceğini bilmiyordum. Çok zordu. Toplam 168 gün kaldım. İkinci defasında bıraktıklarında öyle coşkuluydum ki, hapishaneden 10 km koştum ve kendimi üzerimde elbiselerle dalgalara bıraktım. Belki iyi görünüyordum ama içimde birşeyler fena halde zarar görmüştü. 2 yıl sonra yeniden tutuklandım.
Bu kez ne oldu?
Bu kez, uykusuz bırakma yöntemini uyguladılar. Sorgu odasındayım. 10 dakika boyunca masaya vuruyorlar, bum bum bum, korkunç bir gürültü çıkartıyorlar, sonra 10 dakika tamamen sessizlik. Yeniden gürültü, yeniden sessizlik... Bu böyle devam ediyordu... Gece de.. Ve gerçekten neredeyse ayakta uyuyordum, direncimin kırıldığını farkediyordum. Sonunda çöktüm, sandalyeden düştüm. Ayakkabıları görüyordum. Siyah ve kahverengi ayakkabılar. Üzerime su dökülüyordu , Ben gözümü kapatıyordum onlar açıyordu. Sandalyeye oturttular ben yine düştüm. Hayatımın en kötü anlarıydı.
Tüm bu süreç sizi politik olarak daha mı keskinleştirdi, daha mı militan oldunuz?
Daha güçlü olmadım, daha zayıf oldum. Her tecritten sonra daha zayıf düşüyorsunuz. Öte yandan apartheid korkunçtu, adaletsiz haksız, insafsızdı, insanları en temel haklarından çok açık şekilde mahrum bırakıyordu. Militanlık toplumdaki bu derin adaletsizlikten geldi. Onur meselesiydi, adalet meselesiydi. İnsan dayanışması kendi içinde bir güçtü. Beraber direniyorduk, apartheid’ı parçalıyorduk, etkileşimi, insanî sıcaklığı hissediyorduk, Afrikalılarla birlikte çalışmak benim için özellikle değerliydi. Beyaz tenimden dışarı çıkmak, açılmak, bir insan olarak daha açık olmak.
Neden ülkeyi terkettiniz?
Güney Afrika’da herhangi bir şekilde yaşamak mümkün değildi. Çok ağır yasaklar vardı. Avukat olarak çalışmam çok zordu. Ya tam olarak yeraltına inecektim ya da ülkeyi terk edecektim, tamamen yeraltına girecek kadar gücüm yoktu, tecritin etkileri nedeniyle zayıftım. 31 yaşında Londra’ya gittim.
Orada ne yaptınız?
Sussex üniversitesinde doktora yaptım. Üniversitede ders verdim. Mozambik diktatörlükten kurtulup özgür olunca 1977’de oraya gittim. Orada toprağa dokunduğum andan itibaren olmak istediğim yer orasıydı biliyordum, yeniden Güney Afrika’daydım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.