Başbakan kürsüden buyurdu: Amacımız dindar, muhafazakâr ve demokrat nesil yetiştirmek... Bu nesil yetiştirme işine oldum olası kafayı takmışımdır. Hele bu devlet eliyle nesil yetiştirmenin tek bir amacı olduğunu geçmiş deneyimlerden çok iyi biliyorum. “Her şeyiyle biat eden, boyun eğen bir topluma sahip olmak” Bunun dinlisi, dinsizi fark etmez yönetenler için, yeter ki boyun eğsin, kısaca “efendi olsun”. Olmadı mı zaten aklını alır devlet, koyar kafaya odunu feleğin şaşar. O nedenle bizde devlet hep “baba” diyerek anılır, hani kafanı az kaldırdın mı kafanı eziyor diye. Şefkati sarmayı, kucaklamayı temsil eden “Ana” benzetmesi bizim toplum algısına oldum olası hep uzaktır nedense.
Devletin tek tip toplum yaratma arzusu, yönettiği insanlara da bir “habis” gibi nüfuz eder; bütün benliğini kaplar. Hiç unutmam 12 yaşlarında kafasında bin bir soru olan bir çocuktum. Doğduğum köyde yaşlı bir amca ölmüştü. Bizde âdettir ölen her fani bir gün evinde bekletilir. O amca da evinin toprak zemininde tabutun içine konuldu. Etrafında köyün ileri gelenleri amcalar, ağabeyler. Ben de köydeki birkaç çocukla birlikte yer buldum o toplantıda. Dinliyoruz büyükleri. Böyle anlarda insanlar nedense uhrevi bir âleme dalar. Konuşmalar cennet- cehennem kavramı üzerine yoğunlaşır. O gün anlatıyordu amcalardan biri; “Müslümanlar, işlediği günahlar kadar cehennemde yandıktan sonra cennete gidecek eninde sonunda. Ama o cehennem ateşi yok mu ona dayanmak zor iş işte...” Amcaya göre cenneti sadece Müslümanlar hak edecekti, diğer fanilerin buna hakkı yoktu. Kafamda bin bir soru var ya. Dışarıdaki kışı düşünmeden atıldım öne... Köyde çok Almancı vardı, o nedenle Hıristiyan olarak sadece Almanları biliyordum. “Peki,” dedim amcalara, “biz Müslüman ana ve babadan doğduk. Ve doğal Müslüman olduk. Alman anne babadan doğan ve doğal olarak Hıristiyan olan çocukların suçu ne?”... Önce kısa bir sessizlik oldu evin içinde. Sonra yaşlı amcalardan bir atıldı, “Evladım dinimiz o konuda en kolay din. Onlar araştırıp bulacak ve Müslüman olacaklar”. Bu cevap üzerine “Peki içinizden hanginiz araştırarak Müslüman oldu” diyerek bir soru daha sorma gafletinde bulundum. O an toprak zeminli ortasında tabut olan evde buz gibi bir hava esti. Ki hâlâ hissederim o havayı. Kısa bir sessizlikten sonra ağabeylerden biri kalktı, “Kopeliye bak boyundan büyük sorular soruyor” diyerek beni kolumdan tutarak kapının dışına attı. Bu arada kıçıma bir tekme, başıma bir şaplak vurmayı da ihmal etmeyerek. Kovuldum cenaze evinden. Dayak ve kovulma bir şey değil de soruların cevabını bulamamak koymuştu bana, o an düştü gözümden abiler amcalar...
***
Haydarpaşa’dan Karadeniz Otoyolu’na
Gazetede oturduğum masadan Haydarpaşa’nın muhteşem binası görünüyor. Bu manzaralı masayı ihtiyaçtan satmak istediysem de gazeteden hiçbir arkadaş talipli olmadı. Hüzün ve sessizlik kokuyor bugünlerde Haydarpaşa. Hizmete girdiğini 1908 yılından bu yana bir simge olan tarihî garın önce Anadolu ile bağlantısını kopardılar. Hazirandan itibaren de banliyö trenleri kaldırılarak tamamen yalnızlığa terk edilecek iki yıllığına. Adapazarı Ekspresi ile İzmit’ten gazeteye gidip gelen bizim Melis (Gönenç) harika bir yazı yazdı üç gün önce. O treni ve yolcularını anlattı. Her gün trenle yolculuk yapan onbinlerce insana bir açıklama dahi yapılmamıştı. Son aylarda yolcular kendi aralarında dedikodular üretiyordu yolculuk boyunca. Ne bir çözüm önerisi ne de başka bir şey söylendi yolculara. Garda sordukları görevlilerin ise cevapları kısaydı: “Büyüklerimiz açıklama yapacak.” Bu açıklama yapacak denen “büyükler” ise hiçbir şey söylemeden kendi kaderleriyle baş başa bıraktı yıllarca trenle gidip gelenleri. Trenlerin son seferini yaptığı gün Radikal’de Serkan Ocak imzalı bir haber çıktı. Çoktan kapalı kapılar ardında belirlenmişti Haydarpaşa’nın kaderi. Otel olacaktı gar. Çevresi turizm merkezi yapılacaktı. Daha önce açıklanan plan gibi çok katlı gökdelenler yerine beş katı geçmeyen binalar yapılacaktı. Yeniden gar olarak kullanılır mı orası meçhul işte. Kapalı kapılar ardında önemli şahsiyetlerin aldıkları kararları o kararlardan direkt olarak etkilenen insanların bihaber olduğu ülkeye biz ‘Türkiye’ diyoruz kısaca. Nasıl olsa büyüklerimiz bizden daha iyi bilir böyle işleri...
Karadeniz’e bir hançer gibi saplanan Karadeniz Otoyolu yine çöktü. Hopa’da otoyolun büyük bir kısmını deniz kendine aldı. Yıllar önce daha otoyol yapılmadan Rize sahil yolunu dev dalgalar tonlarca kayalarla doldurmuştu. Dedem Dursun Ali bana o kayaları göstererek “Bak uşağum’’ demişti, ‘‘su ile oyun olmaz. Dere de deniz de bir gün gelir senden hakkını alır”.
Okuma yazma bilmezdi dedem. Ama yaşadığı doğayı iyi tanırdı. Ona ne kadar müdahale edebileceğini de iyi bilirdi. Dedem görmedi otoyolu ve sonrasında yaşattığı felaketleri. Yaşasaydı eğer, tüm bu olup bitenlere karşın söylenecek bir sözü, dahası okkalı bir küfrü olurdu. Biliyorum aslında ne diyebileceğini, o da müsaade edin bende kalsın. Ha bu arada itaatsizlik etmeye soru sormaya devam yine de. 12 yaşında cenazeden kovulduğum o evde kafam takılı kaldı. Hâlâ arıyorum o soruların cevaplarını.
tuncerkoseoglu@gmail.com