Geçen gün Dani Rodrik’in bir makalesini okurken aklıma takıldı: Türkiye’de ekonomide ve siyasette liberalizm arasında muazzam bir uyumsuzluk var.
Çoğumuz onu Doğan Çetin’in damadı olarak tanıdı. Ama Dani Rodrik dünyada çok önemli bir iktisatçı. İktisadi görüşleri de ana akım liberal çizginin dışında. Yüksek bir büyüme hızı elde edilebilmesi için devletin doğru politikalarının ve piyasaları ve girişimcileri doğru yönlendirmesinin önemine inanan bir iktisatçı. Aynı zamanda kur politikasının belirleyici önemde olduğunu savunuyor.
Dünyada teorisyenler arasında da uygulamacılar arasında da ekonomide devletçiliğin çeşitli varyantlarını savunan görüşlere rastlanır. Türkiye’de ise pek rastlanmaz. Ne üniversitelerde ne de medyada ana akımda bu görüşün temsilcisi var.
Aslında siyasette vesayetçi bir tavırla ekonomide devletçi bir anlayışın birarada gitmesi hiç şaşırtıcı olmaz. Ne de olsa eğer halk kolayca kandırılabiliyorsa, kendini yönetecekleri doğru seçemiyorsa ve sık sık kurtarıcıların devreye girip işleri yoluna sokmasını bekliyorsa, bu halkın ekonomik tercihlerine nasıl güvenelim?
Eğer demokrasinin, hukuk devletinin, basın özgürlüğünün vs. varlığının güvencesi siyaset dışında aranıyorsa, ekonomik istikrarın, refahın, yoksulluktan kurtulmanın güvencesinin de piyasalar dışında aranması gerekmez mi?
Eğer bu halkın bir torba kömür ve biraz erzak uğruna oyunu satabildiğini, demokrasiden hiçbir şey anlamadığını düşünüyorsanız ve dağdaki çobanın oyuyla kentteki aydının oyunun bir tutulmasının aslında biraz da hatalı olduğu, yüksek sesle söylemeseniz bile, aklınızın bir köşesinden geçiyorsa, size yakışan ekonomide liberalizm değil, devletçiliktir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.