Eski bir arkadaşım mail atmış: bir yazımdan alıntı yaparak “hâlâ ümitli misin memleketin gidişatından” diye soruyor. Aslında sormuyor. Ümitli olmamam gerektiğini ima ediyor. Biliyorsunuz ben pek iflah olmaz bir iyimserim. Doğru, ortada kötümserliğe yol açacak kadar negatif gelişme dolaşıp duruyor. Ama iyimser olmak isteyen için de yeterli malzeme var.
Mesela son sorgular. Doğrusu bundan üç beş sene önce sorsalardı, Türkiye’de darbe yüzünden bir kuvvet komutanının ancak devrimden sonra soruşturulabileceğini söylerdim. Bugün ne devrim oldu, ne de 12 Eylül Anayasası değişti. Ama dönemin ruhu değişti. Toplumsal değişimin dinamiği, yasal çerçevedeki değişimin önüne geçti. Belki sorgulamaların kendisinden de daha önemli olan şey (sonuç olarak beş yıl öncesinin başarısız darbe girişimi söz konusu olan) bu sorguların toplumda olağan ve olması gereken olarak algılanması.
Şimdi, eski ile yeninin mücadelesi var. Eski hâlâ direniyor. Yeni henüz egemen değil. Ama kritik bir eşik aşıldı. Bu yüzden eskinin, can havliyle, çok daha sert manevralarına şahit olabiliriz. Geri adımlar, bocalamalar, kararsızlıklar olsa da, Türkiye’nin yüzünün ileriye dönük olduğundan ve ileri doğru yol almayı sürdüreceğinden kuşkum yok.
Ekonomide de verilerden bağımsız bir ruh hali olmaya başlayan yaygın kötümserliği hiç paylaşmıyorum. Tabii iyimserlik yapısal sorunlar üzerine düşünmeye ve tartışmaya engel değil. Tam tersine, yaygın kötümserliğin uzun vadeli sorunların ciddiyetle ele alınmasını engellediğini gözlemliyorum.
İyimserlik-kötümserlik ikileminin ötesinde bir bakışla üzerinde durulması gereken konulardan biri, dış ticaret ve üretim yapısı ilişkileri.
Yazının devamını okumak için tıklayın.