Eskiden bu memlekette ekonomist olmak çok heyecan vericiydi. Bu yüzden çok sayıda genç ekonomist olmak isterdi. Hele Özallı yıllar. Ülkenin dışarıya yeni açıldığı, piyasa ekonomisinin yeni yeni gündeme geldiği günlerdi. İnsanlar ilk kez ellerindeki parayı birden çok biçimde değerlendirme imkânına kavuşmuştu. Alınabilecek karar olunca ekonomiye de ilgi pek artmıştı.
1990’lı yıllar: Hele hele Tansu Çiller’in başbakanlığı; ekonominin bir yıl yüzde 8 büyüdüğü, ertesi yıl yüzde 6 daraldığı, sonraki yıl yeniden yüzde 8 büyüdüğü o heyecan dolu yıllar. Ya enflasyon! Bir bakarsınız yüzde 125, sonra ertesi sene yüzde 80’e inmiş.
Kamu açığı derseniz, bugün CHP’nin programına aldığı harcamaların sonunda gelinecek yere gelmiş dayanmıştı. Az buz değil, ülkenin yarattığı değerin yüzde 16’sına ulaşan bir kamu açığı: Gelirin yeniden dağılımında kamunun neredeyse tek başına belirleyici olduğu bir sistem. Yaratılan her altı liranın bir lirasına kamu açığını kapatmak için el konulan yıllar. Kamu aldığı borcun faizini geri ödeyebilmek mücadelesinde. Vergi gelirleri kamu borcuna gidiyor. Öyle ki 2001 krizinde faiz ödemeleri toplam kamu harcamalarının yüzde 25’ine ulaşıyor.
Ekonomist olmak o kadar zevkliydi ki...
Hele TL’nin değeri. Eğer tutturabilirseniz sizden iyi ekonomist olmazdı. TL değerlendikçe değerlenirdi, öyle ki, herkes böyle gitmeyeceğini, bir gün devalüasyon yapmanın kaçınılmaz olduğunu bilirdi. Ama o gün hangi gündü? Eh bunu bilmek ekonomistlerin harcı değildi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.