Orhan Miroğlu’yla bir günü beraber geçirmişliğim, oturup derinlemesine birkaç saat sohbet etmişliğim yok. Tanıştık, hal hatır sorduk karşılıklı, bir düğünde aynı mekânda bulunduk. Aynı gazetede yazmamızdan ötürü de herhangi bir temasımız olmadı.
Niye ondan bahsediyorum? Çünkü “hayatî” bir nedenle kendisine hayran olduğum bu adama, hukukun yerine keyfî faşizan uygulamaları geçirmiş memleketimizde susmak reva görüldü.
Miroğlu’na niye hayranım? Kürt sorunu etrafında onyıllardır kan gövdeyi götürdüğü halde meseleye insanlık, vicdan ve sağduyu açısından bakmakta ısrar ettiği için değil sadece. Musa Anter katledilirken Orhan Miroğlu kazara sağ kalmıştı. Devletin en kirli, en karanlık yüzünü can pahasına görmüştü. Tepeden tırnağa kinle, nefretle dolması için her türlü sebep vardı. Yarıresmî katillerin elinden kurtulmuşluğunu her fırsatta ortaya sürmesi, bu olaydan kendisine kahramanlık payeleri çıkarması mümkünken hiç böyle yapmadı. Sorulduğunda, anlatması gerektiğinde öyle bir dille anlattı ki, biz karşımızda kendi canının derdine düşmüş bir insan görmedik. Katillerin varlığını, Musa Anter gibi bir insana bu kadar kolayca, gaddarca kıyabilmelerini insanlık sorunu, vicdan sorunu sayan bir iyi adam gördük. Orhan Miroğlu, canavarca katledilmekten kıl payı kurtulsa bile bir insanın kin ve intikam duygularıyla hareket etmeyebileceğini, kendini bütün insanlardan sorumlu saymaktan vazgeçmeyebileceğini, üstelik, neredeyse öldürülmesine yolaçacak vicdan-ahlâk çizgisinde yürümeye devam edebileceğini bize gösterdi. Bu yüzden, bu memleketin şu vahşet onyıllarında en çok saygıyı hak eden insanlardan biridir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.