Müessese olarak birilerinin felaketine sevinmek diye bir hâl varsa, bizim basın herhalde bunun eğitimini almış olmalı. Gazetelerden üzerimize kan fışkırıyor, televizyonlar, linç kokusu alıp toplaşmış kalabalıkları “vatandaşın öfkesi” diye sunarken salyalar odalarımıza yayılıyor.
Ne oldu, doğrusu hiç anlayamadım. Seçimler yapıldı, acayip bir katılımla insanlar gidip oy verdi, şu an için çıkabilecek en mâkûl sonuç çıktı, özellikle BDP 36 sandalyeyle Meclis’e girdiği için, memleketin iyiliğini isteyen herkeste bir iyimserlik, bir “bu iş oldu” havası... derken bir anda ufukta kara bulutlar belirdi, aman demeye kalmadan gelip üstümüze yerleştiler. Şimdi herkes “fırtına yakın” diye homurdanıyor.
Bu koşullarda gazete sütununda ahkâm kesme hakkı, yerine getirilemeyecek sorumlulukların yükü altında ezilmeye, çaresizliğe dönüşüyor.
Eğer “Kürt sorunu” diye sözü edilen ve daha böyle adlandırmakla bile esası ıskalanan meselenin iki tarafı varsa, ancak bunlara söylenebilen sözler anlamlı olacaktır. Hangisi hangimizi dinler ki?
Önce şu esası ıskalama meselesini açıklığa kavuşturayım. Bizim memleketimizdeki temel sorun Kürt sorunu değildir. Çoğu zaman söylenen ama ciddiye alınmayan şey, doğrudur, esas sorunumuz Türk sorunudur. Kürtler, onyıllarca devletin özel zulmüne maruz bırakılmış bir topluluktur. 12 Eylül’ün Diyarbakır Cezaevi, tam da bugünkü gibi bir ortamı yaratmak üzere kurulmuş özel okul gibiydi, amacına da ulaştı. Yetmedi, 1990’ların vahşet politikalarıyla, öfke dolu, kin dolu nesiller yaratıldı. Anababaları, kardeşleri, eşleri, arkadaşları sokak ortalarında vurulmuş, asit kuyularına atılmış, işkencenin her türlüsünden geçirilmiş insanlarla karşı karşıya olunduğu niyeyse hep unutuluyor. Sanki Kürtler iş görüşmesine gelip de masada mızıkçılık yapan bir heyet! Değil. Eşit koşullarda karşı karşıya gelinmediğini Türklerin artık nihayet bir zahmet kavraması lâzım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.