Geçen hafta yazdığım “terbiyesizlik” yazısından sonra yazar olarak varoluş bunalımlarına sürüklendim. Kimileri beni omuzlara aldı, kimileri de o kadar kızdı ki, işi hakkımda psikolojik tahlillere girişmeye vardırdı. Övenler de kınayanlar da benim hiç kastetmediğim şeylerden bahsettiklerinden, ben de, “bir insan derdini bu kadar mı anlatamaz!” diye dertlenip perişan oldum.
Tabiî, memleketimizde gayet olağan sayılması gereken şekilde, yazının esas hedefi olan, kendine Müslüman, aslında milliyetçi, imtiyazcı, üstünlükçü, şimdi bir de üstüne iktidar yalakası medya ve televizyon yıldızlarından alınan gücenen olmadı. Fakat niyeyse, yazdıklarımın yüzde doksanı konusunda pekâlâ anlaşabileceğimi sandığım insanlar, saçmaladığımı, söylediğine değer vermek gerekmeyen bir insan olduğumu ilân ettiler.
Hayır, bekleneni ve daha çok rating getirecek olanı yapmayacağım, ben de birilerini yerin dibine batırmaya çalışmayacağım veya “valla öyle demedim”lere girişmeyeceğim. Bunun yerine, demek istediğimi bir daha izaha gayret edeceğim.
Bakın ne kadar basit: Bugün PKK’nin bizzat yandaşları, sempatizanları tarafından bile savunulması bayağı zorlaşmış birtakım eylemleri bahane edilerek, Türkiye’deki Kürt sorununun esas nedenleri ve somut tarihi gözardı edilemez, Kürtlerin en temel haklarına bir an önce kavuşmalarının siyasî miyasî bir mevzu değil düpedüz insanlık meselesi olduğu gizlenemez. Zaten Kürtlere onlarca yıldır reva görülmüş muamele böyle olmasa, ne PKK olurdu ne de bugün hepimize kafayı yedirten birçok manzara.
Yazının devamını okumak için tıklayın.