Aşağıdaki uzun alıntıyı, son günlerin gelişmeleri üzerine muazzam fikirlerim niyetine okuyun lütfen:
“Bu küçük hikâye... hayal mahsulü değildir. Yaşanmış, gerçek bir hikâyedir... Sene 1950... Torosların Aladağ bölgesindeyiz. ...meşhur Demirkazık tepesine doğru tırmanıyoruz. Yanımda Karamıklı Ramiz Ağa bulunmaktadır... Bir ara leopar kükremeleri... yalçın kayalıklarda yankılar husule getirdi.
– Ramiz Ağa.
– Buyur kumandan bey.
– Bu sesler kaplana benzer leopar denilen vahşi hayvan sesleridir...
– Ben kaplan ve leopar nedir görmedim. Yalnız bizim evde üzeri kahverengi benekli küçük bir post var...
...Biraz sonra tam boğazdan çıktığımız bir sırada bazı hayaletler hasıl oldu... Ben hemen... hayaletlerin üzerine doğru bir kurşun sıktım. Bir anda granit kayalıklarda kıvılcımlar saçan bir ateş yanıp söndü... Ramiz Ağa benim o tarafa baktığımı görünce:
– ...onların bir hikâyesi vardır... Eskiden mağara devri diye bir devir geçmiş. O zaman köyler şimdiki gibi açıkta değil de dağ yamaçlarında ve dağların arasındaki inlerde kurulurmuş. İşte o mağara köylerinde bir düğün olmuş. Düğünden sonra gelini alan kafile oğlanın bulunduğu yukarki mağaralar köyüne götürüyormuş, tam buraya geldikleri zaman karşılarına... eşkiyalar çıkmış. Gelin çok güzel ve son derece Allah’a bağlıymış... eşkiyalar oldukları gibi taş haline gelivermişler...
Bu benim Toroslara tırmanışımın ilk kısa hikâyesi... 14 Temmuz 1951 yılı Cumartesi günü son yedinci tırmanışım oldu... tepeye yakın olan gölün yanına vardığımda birden başımın üstünde kulaklarıma uğultusu akseden acayip bir makina sesi duydum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.